
'Umberto Eco'yu "Aşırı
Yorumlama" Çabası

MAHMUT EŞİTMEZ


Kurgu~yazar~okur arasındaki ilişkiler
Bu satırları Eco
okusaydı muhtemelen şöyle derdi: "Ellbette sizin söyledikleriniz meşrû ama, siz
bir metni yorumlamak değil kullanmaktan bahsediyorsunuz." Evet, böylelikle Eco
açısından bir metne yaklaşırken geliştireceğimiz iki farklı yaklaşım tarzına
işaret etmiş oluyoruz:"yorumlamak" ve "kullanmak."
Umberto Eco'nun çalışmaları ve
romanları üzerine yazmanın, benim açımdan, iki temel güçlüğünden söz
edebilirim. Birincisi, yazarın hypertextten, Gül-Haçlılar
tarikatına kadar çok geniş bir ilgi alanı bulunması: Her ne kadar, Eco tüm
bu alanlar arasında kendince bir ilişki kurmayı başarıyorsa da, kendi deyimi ile bu
uçsuz bucaksız ormanda nefesi kesilmeden ona eşlik edebilmek hiç de kolay bir iş
uğraş değil ve ben de haddini bilmeye çalışan bir "okurum". İkinci
güçlük de, sözü edilen çalışmaların batı söylem geleneği üzerinde
yoğunlaşmış birer "üst anlatı" olmalarında. Dolayısı ile, kendilerini
de nesne kılacak bir ıeni üst-anlatı söylemini sessizce kabullenecek gibi
görünmüyorlar. Öte yandan, bu çabanın kendisi de zaten Eco'nun genel yaklaşımını
kabullenmek ve ona göre bir metin stratejisi benimsemek anlamına gelebilir. Onun
metinleri, tüm bu müşkülatlarına karşın, yine de, zengin içerikleri, kurguları ve
üslüpları ile kendilerinden yol çıkacak yeni metinlerin oluşumunu
kıştırtmaktadırlar. İçinden çıkamayacağım denli geniş konulara dalmamak için,
bu deneme boyunca kendimi yazarın iki kitabı, Anlatı Ormanlarında Altı Gezi
ve Yorum
Aşırı Yorum ile, ve dahası, burada tartışıtığı konulardan da
metin-kurgu-yazar-okur arasındaki ilişkilerle sınırlı tutmaya çalışacağım..
Metin üzerine
Şöyle durup
üzerinde biraz düşünmeyi denersek en harcıalem metinlerden en karmaşık olanlarına
kadar, bir metinin, görüntünün ya da melodinin bizim tarafımızdan
"anlaşılması"nı sağlayan muthiş bir ön-bilgi ve anlaşma yığının
olduğunu görürüz. Metinin içinde yer aldığı evren olarak dilinden, içinden
doğduğu kültürel coğrafyaya kadar geniş bir alana aşinalığımız, onu bizim için
anlaşılabilir hale getirir.Ancak bu ön birikim, atmosferin omuzlarımıza yüklediği
tonlarca ağırlık gibi çok fazla fark edilebilir bir şey değildir.

Örneğin, bir şekilde dillerini
çözdüğümüz ancak yaşamları ve kültürleri hakkında hiçbir şey bilmediğimiz
uzak bir uygarlık tarafından kaleme alınmış bir metinle karşılaştık.
Geliştireceğimiz en doğal davranış, önceki bilgi birikimimizden, imgelerimizden ön
yargı ve alışkanlıklarımızdan yola çıkarak, bu tuhaf tableti, parşomeni, ya da CD
yi anlamaya çalışmaktır. Geçenlerde, Uzay gemilerimizin güneş sistemi dışında
ekolojik koşulları dünyaya çok benzeyen bir gezegen buldular. Jeolojik ve Arkeolojik
çalışmalar, burada bir zamanlar, organik yaşamın hatta bizimkine benzer bir
medeniyetin varlığını kanıtlıyor. Kazılarda şöyle bir metin ele geçirildi:
"Ve Güneş ensesini ve kulaklarının arkasını köz gibi yaktı. Çok
sıcak oldu. Ve saatlerce yürüdü. Ama dağa bir adım bile yaklaşamadı. Ve diz
çöktü. Elleri kanayana kadar yumurukladı. 'Kardeşimi' dedi 'Ben öldürmedim'"
Bu küçük pasajın doğrudan söylemediği şeyleri de içeren okumamız
yeni bir metin kurgulayacak ve o metin de, muhtemelen, şöyle olacaktır : Sözkonusu
olan herhalde kutsal bir metindir. Çünkü anlatımı bariz şekilde bizim kutsal
metinlerimize benzemektedir. Kahramanımız, sabah saatlerinde bir çölde batıya doğru
yürümektedir. Bitmeyen yol, saatlerce yürümesine rağmen yaklaşmayan dağ;
yorgunluğun ve umutsuzluğun metaforik anlatımından başka ne olabilir ki ? Öyle ise,
söz konusu medeniyetin zengin bir edebiyatı olduğu rahatça iddia edilebilir... Kabil
gibi kardeş katili olmakla itham edilmesi, ne kadar da şaşırtıcıdır. Çünkü bizim
gezegenimizdeki hemen hemen bütün önemli kutsal metinlerde aynı efsaneye bir gönderme
bulunmaktadır.Yoksa, bizim kutsal metinlerimizle onlarınkine kaynaklık eden bilinmeyen
ya da özellikle gizli tutalan bir üçüncü metin mi vardır? (Umberto Eco'nun en fazla
kıl olduğu soru) Peki toprağı niye yumuruklamaktadır ? (Orijinal metinin topraktan
hiç bahsetmediğine dikkatinizi çekerim.)

Oysa bu küçük pasajın Stanislav Lem'in ünlü yapıtı Solaris'te
sözü edilen ve bir anlamda canlı gezengende yaşayan bir uygarlık tarafından kaleme
alınmış olduğunu biliyoruz artık. Bu bilgi, metne ilişkin kimi varsayımlarımızı
değiştirmemizi gerektirecektir. Hatırlanırsa, Solaris kitabında;
"iki güneşin çekim alanında bulunan bir gezegenin kuramsal olarak yörüngede
durmayacağından" söz ediliyordu. Oysa yeni bulunan bir gezegen, Solaris, tam da
iki güneşin çevresinde dolaşıyordu ve uzun süredir de yörüngeden sapmıyordu.
Gezegeni yörüngede tutan gücün ne olduğu bir türlü bulunamamıştı. Üstelik,
Solaris'in yüzeyi sürekli şekil değiştiren olağanüstü bir okyanusla kaplıydı.
Kimi Solarisçi biliminsanları tüm yüzey şekillerinin bir dili olduğuna inanıyordu.
Bu bilgiden sonra, yukardaki pasajı yeniden okumak zorunda kalacağız. Çünkü bizim
mekan ve mesafe algılarımızı, kısa vadede hiç şekil değiştirmeyen bir coğrafya
belirliyor. Oysa söz konusu gezegende, tam da ortaçağ gizemcilerimin savunduğu gibi,
yer kabuğundaki herşey daha derinlerde yatan bilinmeyen bir anlamın yer değiştiren
işaretleri. Öyle ise, saatlerce yürüyüp dağa bir adım bile yaklaşamamak metaforik
bir anlatım olmayabilir. Belki de gezegen, metinde sözü edilen kişiyi bir şekilde
cezaladırıyor. Attığı her adıma karşılık kurtuluşu bir adım daha
uzaklaştırıyor. Çünkü, o kardeşini öldürmekle itham edildi ve toprağın değil
ama yer kabuğunun yumuruklanaması da anlaşılır hale geldi artık. Çünkü
kahramanımız gezegene sesini duyurmaya çalışıyor. Habil ile Kabil hikayesine
gelince, bu konu hala çözülmemiş bir şekilde durmakta.

Aynı metni biraz farklı kültürel kodlarla okuduk ve birbirinden çok farklı iki yorum
ortaya çıktı. Oysa kaynak metin aynıydı. Bu örneği fazla antropolojik
bulanlara karşı şöyle bir savunma yapabilirim : Aşırı Yorum'dan
söz ederken Eco, en azından bunun kadar antropolojik örneklere başvuruyor.

Daha güncel örneklere
dönersek; öncelikle 'metin' demekle neye işaret ettiğimi anlatmaya çalışmam
gerekecek sanırım. Metinler hantal araçlardır. Okurlarından çok şey beklerler. Bu
yüzden okumak, kelimelerle kodlanmış bilginin kodlarının sökülüp,
birikimimize eklenmesinden ibaret değildir. Ya da metin, sadece kağıt üzerindeki,
bilgisayar ekranındaki veya beyaz perdedeki belirli bir mekanda ve zamanda oluşmuş
sonradan da kaybolup giden vasıfsız bir temsilden ibaret değildir. Bir metin, fiziken
karşılaşmadan önce, karşılaşınca ve sonrasında oluşmuş ve oluşabilecek, o
metinin içinde kalan, dışına taşan, başka metinlere çağrılar yapan tüm imgelerin
yaşantılanması, göstergelerin ve kodların çözülmesi sürecinde oluşur. Yani
yazar-metin-okur üçlüsünün konumlanışı iddia edildiği kadar yapısal değildir.
Bir roman okurken, sürecin hangi aşamasında, okur-ben olarak kaldığım, nasıl ve
neden romanın yazarı gibi davrandığım ya da kendimi metinin içine hapsettiğim cok
net değildir. Ya da Vahi Öz'le, Sadri Alışık'ın
oynadığı enfes bir siyah beyaz komediyi izlerken, öykünün dışına ne zaman
çıktığım, hayatımın Doktor Kimbıl'lı, Uzay Yollu dönemlerine, hatta bababım
anlattığı "Adana'lı Tayfur" hikayelerine döndüğüm, hangi çarpıcı
repliğin, buğulu bakışın ya da ışık hızı ile görünüp kaybolan çıplak bir
göğüs yüzünden yeniden filmin içine çekildiğim, kendimi "sanığın
beraatine" sözü ile neden kuş gibi hafif hisettiğim çok tanımlayabildiğim bir
süreç değildir. Hoş, böyle tanımlar gerekli midir, ya da ne işe yarar tartışması
başlı başına bir konudur... Ancak, sanırım bu bulanıklık, bu sisdir ki, benim
için okumayı (izlemeyi, içine girerek yasantılamayı da kapsayacak denli geniş almaya
çalışıyorum) kışkırtıcı bir maceraya dönüştürür. Biraz ukalalık mı olur mu
bilmiyorum; eğer ortada bir vazife/iddia yoksa çoğumuzun da metin ve okuma bahsinde
benzer şeyler yaşadığını söyleyebilirim Yoksa mecbur olmadığımız halde neden bu
kadar zamanımızı örnegin, "hikayesi güzel olsun da inanalım diye
kıvıramayacağı yalan" olmayanların yazdığı şeyleri sökmek için
harcayalım. Anlatılan biraz da "bizim hikayemiz". Ya da biri kendi hikayesini
bize anlatır da, biz onu dinlerken kendi hikayemizi kurarız. Kısacası okurken aynı
zamanda yazarız.

Bu satırları Eco okusaydı, muhtemelen şöyle derdi. "Elbette sizin
söyledikleriniz de meşru ama, siz bir metni yorumlamak değil kullanmaktan
bahsediyorsunuz" Evet, böylelikle Eco açısından bir metne yaklaşırken
gelişireceğimiz iki farklı yaklaşım tarzına işaret etmiş oluyoruz. Yorumlamak
ve Kullanmak. Yazarımız şöyle diyor : "Bir metni uyanıkken
düş görmek için kullanmak yasak değildir, zaman zaman hepimiz yaparız bunu. Ancak
uyanıkken düş görmek kamusal bir etkinlik değildir. Anlatı ormanında sanki kendi
özel bahçemizmiş gibi hareket etmeye götürür bizi"

Umberto Eco bir metnin kullanımı ile yorumu arasındaki farklardan söz ederken bir
takım kavramlar geliştiriyor; öncelikle bir metnin ampirik yazarı ile örnek
yazarını ayırıyor. Ampirik yazar bir metnin gerçek yazarı iken örnek yazar, daha
çok, metni okuyanlar tarafından yaratılan bir yazar imgesi oluyor. Yine buna benzer bir
kategorizasyonla, örnek okur ile ampirik okuru da ayırmaya çalışmış; bir metni
gerçekte okuyan kişi ile metnin kendisini okuyan imgesi arasında da bir ayrım
yapıyor. Dolayısı ile bir metin çerçevesinde ortaya iki niyet çıkıyor: Yazarın
niyeti (intentio auctoris) ve okurun niyeti (intentio lectoris).
Son yıllarda, bir metne yönelme stratejimiz içinde, yazarın niyetinden çok, okurun
niyetine öncelik veren yaklaşımların öne çıktığını, bu durumun kendisini memnun
ettiğini söylerken, okurun niyetinin abartıldığını çünkü bir de metnin
niyetinden (intentio operis) söz etmemiz gerektiğini iddia ediyor.
İşte yazarın "aşırı yorum" olarak adlandırmayı uygun bulduğu faaliyet
burdan sonra çıkıyor ortaya: Eğer metin üzerine yapılan bir takım çalışmalarda
metnin niyeti hiçe sayılırsa, metin yorumlanmış değil kullanılmış ya da aşırı
yorumlanmış oluyor. 1990 da Cambridge'de yapılan bir konferansta, akademisyen J.
Culler'in dediği gibi önerilen kavram, aşırı yorum, kendi içinde polemikçi bir yan
taşır ve herşeyde olduğu gibi yorumda da ifrata kaçmak sakıncalıdır.

Foucault
Sarkacı'nda gizemci geleneğin metinleri nasıl hoyratça kullandığını
çok iyi görürüz. Buna benzer şekilde, Kuran-ı Kerim'de on dokuz rakamı ve
katlarını arayan hurufatçılık kalıntısı faaliyetin de metne yaklaşımını aynı
kategoriye sokabiliriz. Ancak Eco, çok daha dramatik bir kötü kullanım, ayrıca
kurguyla hakikatin yer değiştirmesi örneği verir ki, o da, Sion Bilgelerinin
Tutanakları adı verilen ve Yahudi bilgelere tarafından kaleme alındığı
iddia edilen vesikalardır. Bunlar, Nazilerin anti-semitik kampanyaları sırasında,
önemli dayanaklarından biri olmuştur. Çünkü, tutanaklara göre Yahudi Bilgeler,
anti-semitik söylemin onlara yakıştırdığı birçok şeyi kendi ağızları ile
itiraf etmektedirler. Anlatı Ormanlarında Altı Gezi'nin 155. sayfasında
Eco bu tevatürün kökenlerine ilişkin bir akış şeması çizmiş ve tarihsel
gelişimini ayrıntılı bir şekilde anlatmış; aslında belgelerin hakikatle ve
Yahudilerle hiçbir alakası yoktur. Üstelik gerçek dokümanlardan çok romanlara
dayanmaktadır. Evrende herşeyi keyfi olarak birbirine bağlayan ve metinleri
amaçlarına bayağı bir şekilde kullanma hakkını kendilerinde gören gizemciler, bir
katliam meşrulaştıcısı haline gelmişlerdir.

Ancak Eco, tüm bu yerinde ve son derece meşru itirazların ardından bir sıçrama
yaparak, okur yönelimli metin yaklaşımların çoğunun benzer bir
kötü kullanım örneği sergilediklerini iddia ediyor. Benim kanımca, iyi polemikçi
olan Eco, çok meşru bir itirazı henüz tartışmaya muhtaç bir iddianın örnekliği
olarak sunuyor. Hermetiklerin metinden istifade sağlama niyetleri, -okurun metini, iyi
bir amaç için bile- kullanma girişimini de mahkum etmek için yeterli bir kanıt olarak
görünmüyor. Buradaki iyi kavramını fazla metafizik bulanlar için normatif bir
açıklamam yok, ancak başkasına zarar vermemek gibi sezgisel
şeylerden söz edebilirim. Diğer yandan, yazar, metinlerin yorumlaması/okunması
üzerine yapılan bir çok tartışmaya hermetik geleneğin uzun tarihini anlatarak
başlamakla, bence çağdaş yorumsamanın (hermenötik) tüm çabalarına karşın hala
tarihsel kökenlerinden kopmadığına çağrışımsal bir gönderme yapıyor ki, bu da
tartışılmaya ihtiyaç duyan bir iddia.
Yorum,
Eleştiri, Üst-Metin
Eleştiri ve
yorum kaçınılmaz olarak bir üst-dil evrenin de yer alırlar. Çünkü kendisi de
temsil olan metinden yola çıkarak yeni bir temsil yaratmaya çabalar. Ancak yorum ve
eleştirinin metin karşındaki konumlanışlarında önemli farklılıklar
bulunmaktadır. Modern eleştiri kurumunun, hangi siyasal ve toplumsal koşullar altında
doğduğu ayrı bir tartışma ve kendisini nasıl bir söylemle meşrulaştırdığı
ayrı nuşmanın tek mümkün yolu olarak sunması ve bunu uzun bir süre kabul
görmesidir. Eleştiri, bir anlamda okur-özne ile nesne-metin arasına kategorik bir fark
koyarak modern pozitivist özne-nesne ikiliğini yeniden üretmektedir. Acaba okurdan
bağımsız olan metnin niyetini abartmak da aynı ikiliğe bir gönderme anlamına mı
gelir? Bir okur olarak metinle karşılaşmamızın kabaca üç şeklinden söz etmem
mümkün görünüyor:

Metin, kutsal bir hakikatin
işaretlerini taşıyan, kusursuz bir temsil olarak algılanabilir örneğin. Kutsal
metinler, kutsallıklarını onaylayanlarca böyle okunur. Benzer olarak doktriner
metinlerin de böyle tüketilmeleri beklenir. Bu okurluk bizim modern ya da post-modern
paradigmalarımıza göre pek fazla "özgürleştirici" olmasa bile huzur verici
bir konum olsa gerekir. Dinler, inananlarına iç huzuru, totaliter doktrinler ise,
dünyanın bütünsel bilgisini vaat etmişlerdir. Üstelik bu konuda ikisi de son derece
başarılıdır. Deyim yerinde ise burada okur, metnin ihtişamı altında ezilmiştir.

Eleştirel yaklaşımda okur mekan olarak metnin üzerindedir. Çantasında doğrular,
methodlar, büyüteçler, pipolar, cetveller, haritalar, davul tozu, minare gölgesi gibi
bir metini analiz edecek faydalı ne varsa mevcuttur. Metinin temsil etme iddiasında
olduğu hakikatin bilgisi de zaten bu dikkatli okurumuzda içkindir. Büyüteç altına
aldığı zavallı metni, genel doğrulara, normlara, üsluplara göre ve dahi tarihi ve
sosyal parametrelere göre analiz eder, parçalara ayrır, dilinin altındaki baklayı
çıkartır, maskesini düşürür. Eğer metin yeterince sıkı ise, bu kalite kontrolden
onay alır. Farklı "eleştiri okulları"'nın meşruluğu kabul edilse de, okur
metni deşifre eder, hatta harcıalem eleştirilerde olduğu gibi de değerlendirir, not
verir. Herhalde, eleştirinin gideceği en ileri aşama tatsız, tuzsuz bir
rölativizmdir. Eleştirileri de "eleştirebilecek" olgunluğa erişmiş bir
üst-okur, örneğin bir metinin feminist, Marksist, yapısalcı vs. okumalarının
varolduğunu, hatta daha da ileri giderek, hepsinin hakikati farklı bir tarafından
yakaladığını iddia eder. Eğer sorun bir nesneye baktığımız pozisyonlardan
gördüğümüz farklılıklar, yani "bakış açılarımızsa" çözüm de
basittir, nesnenin çevresinde şöyle bir tur atarsak, yani mümkün olan tüm eleştiri
okullarının bakışlarını yan yana koyarsak, hakikatin kusursuz bir fotoğrafını
elde ederiz...

Bir de okurla metin aynı düzlemde konumlanabilir. Öncelikle şunu kabul etmek gerekir
ki, karşılaştığımız metinin oluşumu çok olumsaldır, yani hakikatin mümkün olan
binlerce temsilinden ya da yolları çatallanan bahçedeki sonsuz yollardan sadece
biridir. Üstelik metin sonlu ve kapalı bir bütünlük ya da sistem de değildir.
Çünkü kendisi de birçok başka metinden yapılmıştır ve belki de ortaya çıkması
ile başka metinlere kaynaklık edecek ya da kışkırtacaktır. Daha da önemlisi, bir
sayfaya basılmış anlamsız işaretler yığını olmaktan ancak bir okurun gelip
kendisine can vermesi ile kurutulacaktır. Okur ise basit çeviri yapan, ya da BASIC'le
yazılmış bir programdan makine kodları üreten bir bilgisayar yazılımı değildir.
Kendi metinleri, imgeleri,yaşantıları vardır. Bu açıdan metin, travertenlerdeki
basamaklara benzer. Yukarısındaki basamaklardan akan ırmakların onu beslediği gibi, o
da başka basamakları besler. Sınırları siliktir. Bu yüzden estetik değeri olan
metinleri okumak, her zaman yazılı bir ürüne dönüşmezse, de aynı zamanda bir yazma
eylemidir. Karşılaşılan metinin ihtişamı atında ezilmek ya da onu estetik biliminin
şaşmaz kıstasları eşliğinde nesneleştirmek ikileminden kurtulmanın -benim
bulabildiğim- yolu budur.
Son
Söz
Bu deneme boyunca çok değer
verdiğim bir yazar olan Umberto Eco'nun bir takım metinlerini kendi deyimi ile
kullandım, benim ifademle onlarla karşılaşmamın bir küçük hikayesini anlatmaya
çalıştım. Kullanmak sözü yazarımızın kaşlarını çatmasına da sebep olsa, siz
de gördünüz niyetim, hiç de kötü değildi...

Umberto
Eco 'nun Türkçedeki tüm kitapları
|
 |