

POLİSİYE OKUMA KILAVUZLARI

A. ÖMER TÜRKEŞ


'Akıl'lı romantik edebiyat'

Polisiye
edebiyatın tarihi, burjuva toplumunda suçun tarihi olduğu kadar, Aydınlanma ile
başlayan yeni yaşam biçiminin, maddîleşen değerlerin eleştirisinin tarihiyle de
sıkı sıkıya bağlıdır. Romantik edebiyatın öncüleri Gotik'tir. Yani, Anglo-Saxon
edebiyatın 'Büyük Romantik Başkaldırısı' korku öyküleriyle olmuş, aynı akımdan
gelen Quincey, Poe, Collins gibi yazarlar, daha sonra polisiyenin ilk örneklerini
vermişlerdir.
Polisiyeler,
150 yıllık tarihi geçmişlerinde çok farklı okumalar, eleştiri ve
değerlendirmelerle karşı karşıya kaldı. İlk örnekleri alt/üst farkı
gözetmeksizin edebiyat içi sayılırken, artık farklı bir kategori olduğu kabul
görülmekle birlikte saygınlığının tartışmasız olduğu 'altın çağ'ın
ardından gözden düştü. Son yıllarda, postmodern bakışların da etkisiyle, yeniden
üzerine konuşulmaya değer edebî ürün muamelesi görüyor. Biraz literatür
karıştırdığımızda, polisiye edebiyat üzerine yapılmış, değişik disiplinlerde
çok sayıda araştırma olduğunu hemen farkediyoruz. Konuya edebiyat içinden bakanlar
kadar, okuyucu profilini yakalamaya çalışan sosyolojik araştırmalar, neden
okunduğuyla ilintili psikolojik tahliller veya yayın dünyasına yönelik ekonomik
incelemeler var. Türkiye'de ise, satış potansiyeli küçümsenmeyecek bir tür
olmasına karşılık fazla ciddiye alınmadığını, polisiye romanyazılmayışının
yanı sıra, edebî ve estetik tartışmalarda da bahis konusu edilmediğini
söyleyebiliriz.
Arada bir, onu bu üvey evlatlık halinden kısa bir an için de olsa kurtaran kitaplara
rastlıyoruz. Bu yazıya neden olan Thomas De Quincey'in 'Güzel
Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet' denemesi de onlardan bir tanesi. Öncelikle
Ayraç Yayınlarını kutlamak, ardından da bir eleştiri notu eklemek istiyorum. Kitaba,
Türkiye'de doğal olarak hiç tanınmayan bu yazarla ilgili bir tanıtım bölümü
eklenebilirdi. Yayıncıların belki de gerekli görmedikleri bu tanıtımı -Borges'in 'İngiliz
Edebiyatına Giriş' kitabından yararlanarak- kısaca yapmanın yararlı
olacağını düşünüyorum.
İngiliz yazar Thomas De Quincey (1785-1859), romantik akımının önemli
üyelerindendir. 'Klosterheim, or, The Masque' adlı romanı dışındaki
bütün yazdıkları, ki toplamı on dört cilt tutuyor, eleştiri, deneme veya
otobiyografi tarzında kaleme alınmış makalelerden oluşuyor. Borges'e göre, bu
ondört cilt içinde 'Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları' en önemli
yapıtı. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak, uyuşturucuyla duygusal, düşünsel,
ruhsal dünyası arasındaki ilişkileri anlatan yazarın diğer -ayrıksı- ilgi alanı;
suç ve cinayet. 1827 yılında yazdığı ve 1854'de genişlettiği 'Güzel Sanatların
Bir Dalı Olarak Cinayet' kitabından çok önce, editörlüğünü yaptığı Westmoreland
gazetesinde başlamış cinayet anlatılarına. Biraz daha ileri giderek, popüler
gazeteciliğe getirdiği bu 'kanlı' yenilik nedeni ile, onu Türk haber
programcılığının atası olarak da ilân edebiliriz!
Garip ve esprili bir metin var
elimizde. Yazar, önce cinayet -ama gerçek anlamıyla cinayet-pratiği üzerine alışık
olmadığımız görüşler ileri sürüyor. Ona göre, cinayet üzücüdür ama
düzeltilemez ve ondan ahlakî olarak birşey çıkarılamaz. Oysa ki ahlâkçılıktan
sıyrılarak değerlendirdiğimizde; 'artık zevkin, beğeninin, güzel sanatların
sırası gelmiştir'; 'Cinayetlerin de, heykeller, resimler, oratoryolar, mine ve oyma
işleri ve daha birçok şey gibi, birbirlerine göre küçük farkları, üstünlük
dereceleri vardır'. Quincey, katil ya da sanat erbabının bazı sıkıntılarını da
boş geçmiyor; 'Hiçbir sanatçı eserini tastamam kendi tasarladığı incelikle icra
edeceğinden emin olamaz. Her girişimde bazı olumsuzluklar mutlaka çıkacaktır;
insanlar boğazlarının kesilmesine hiç ses çıkarmadan razı olmayacak, kaçacak,
tepinecek, ısıracaklardır. Portre ressamı çoğu kez konusunun aşırı
uyuşukluğundan yakınırken, bizim daldaki sanatçı genellikle konusunun fazla canlı
ve devingen oluşundan dolayı sorunla karşılaşacaktır'.
Yazar, cinayet sanatı için bazı kurallar koyuyor; öldürülecek kişinin çok
tanınmış olmaması, öldürülecek kişinin iyi bir insan olması ve seçilenin
sağlığının yerinde olması gibi kıstaslarının nedenlerini ironik bir ciddiyetle
kanıtlamaya girişiyor okuyucuya. Kitabın son bölümünde ise, gerçek cinayetlerden
yola çıkarak -TV kanallarımızın canlandırma bölümleri gibi- bu cinayetleri adım
adım öykülendirmiş. Yaşanmış olayları dramatize ederken Quincey, hayal gücünü
şiirsel bir dille aktarıyor ve ortaya polisiye edebiyatın belki de ilk örnekleri
çıkıyor.
Mandel, 'Hoş Cinayet' adlı incelemesinde, Quincey'in metninin ortaya çıkışını,
cinayetin toplumda zihinleri daha çok meşgul etmesine bağlar. Ona göre Quincey,
amatörler ve meraklılar arasında cinayetten zevk alınmasında ve detektif romanları
hakkında kafa patlatılmasında ısrar ederek, E. A. Poe, Gabariou ve C.
Doyle'un, yani polisiye edebiyatın yolunu açmıştır. Ancak bu görüşe
bütünüyle katılmak mümkün görünmedi bana. Quincey'in metninin düz okunuşu
Mandel'i haklı çıkarabilir, oysa yazar, Aydınlanmanın temsil ettiği düzen, uyum,
rasyonellik ve idealleştirme gibi kavramlara karşı çıkan İngiliz Romantizminin
önemli bir sözcüsüydü. Bu nedenle metnin içeriğine ve kullandığı temalara, bu
akımı gözönüne alarak bakmak gerekir. Cinayet, gizem, korku gibi öğeler, romantik
edebiyatın manevî bir gerçekliğe ulaşabilmek için yararlandığı hayal gücü
uyarıcıları, yabancılaştırma efektleri olma niteliğindedir. Nitekim Quincey,
kitabına koyduğu ekte, abartılı, esprili ve ironik anlatısını anlamamıza
yardımcı olacak görüşlerini 'uçukluktaki aşırılığın kendisi, bütün
uydurmaların buhar olup uçacak kadar maddesiz ve temelsiz olduğunu sürekli olarak
hatırlatmak suretiyle, onu duygularını sarabilecek dehşetten kurtarıp kendine
getirmenin en iyi çaresini sunar' biçiminde özetliyor.
Anlıyoruz ki, polisiye edebiyatın tarihi, burjuva toplumunda suçun tarihi
olduğu kadar, Aydınlanma ile başlayan yeni yaşam biçiminin, maddîleşen değerlerin
eleştirisinin tarihiyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Polisiye edebiyat, 'Mystery
Story' üst başlığı altında hayalet, gerilim ve korku öyküleri ile yanyana
dizilirken hiç de haksızlığa uğramış sayılmaz. Çünkü romantik edebiyatın
öncüleri Gothic'tir. Yani, Anglo-Sakson edebiyatın 'Büyük Romantik
Başkaldırısı' -Frankeistein'ı da kapsayan- korku öyküleriyle olmuş, aynı
akımdan gelen -Quincey, Poe, Collins gibi- yazarlar, daha sonra polisiyenin ilk
örneklerini vermişlerdir. Ancak, çelişik bir oluşumdur polisiye metin. Hem
akıldışı, irkiltici, insanın iç dünyası ile ilgili motifleri nedeni ile
romantizmi, hem de edebiyat tarihinde o ana dek ulaşılmış en akılcı izleği ve
analitik çözümleme yöntemleri ile Aydınlanma düşüncesini barındırır. Bugün de
aynı ikili niteliğini Postmodern roman içinde sürdürüyor; modernin eleştirisini
düşleyen postmodern metne, 'modernin rasyonel aklı', polisiye kurgunun çözümlemesi
noktasında sızıveriyor. Akıl bir kez daha kutsanıyor.
Polisiyelerin bu ikili yapısı bende, Poe'nun Dubin
ve Doyle'un Sherlock Holmes tiplemelerinin, aslında rasyonel aklın
eleştirisi için birer yabancılaştırma öğesi olduğu kuşkusunu yaratmıştı. Bu
kuşkum, fazla abartılı olmasa bile hâlâ sürüyor. Holmes, Gotik bir atmosfer
altında, inanılmaz hatta uçuk denebilecek bir analitik çözümleme ile gizi çözüp
bizi hayrete düşürürken, okuyucuda bu akıl yürütmenin olamayacağına ilişkin bir
düşünceyi ve bu üstün akılcılıkla dalga geçme duygusunu da yaratma işlevi
görmüyor mu? Ne yazık ki, Doyle yaşamıyor ve naçizâne tezimi doğrulama şansı
yok!
Türkiye'de bugüne dek yayınlanmış ve
polisiye edebiyatı konu edinen dört çalışma var. 1985 yılında basılan 'Hoş
Cinayet', polisiye okurlarının karşılaştığı ilk ciddi inceleme metniydi.
O ana dek neredeyse gizli gizli sürdürdüğümüz bu tutkunun Mandel gibi saygın bir
Marksist tarafından da paylaşılıyor olması, doğrusu bu ya, bir nevi icazet alma
anlamındaydı. Mandel, her ne kadar polisiyelerin ortaya çıkışını ve farklı
gelişme evrelerini kapitalist üretim ilişkilerinin buna tekabül eden gelişmeleriyle
açıklasa bile, kendisinin de türün bir tutkunu olduğunu açıkça itiraf ediyordu.
Şaka bir yana, 'Hoş Cinayet', yalnızca polisiye üzerine bir
çalışma olmanın ötesinde bir öneme sahiptir. Tarihî materyalizmin bütün toplumsal
olgulara uygulanması gerektiği tezinden yola çıkarak, kolay kolay altından
kalkılamayacak bir işe girişir Mandel.
'Suçun tarihi polisiye romanlarını tarihinin anahtarıdır'. Yazarın kanıtlamak
istediği şey; polisiye romanın tarihinin burjuva toplumunun tarihiyle, yani mülkiyetin
ve mülkiyetin yadsınmasının, başka bir deyişle suçun tarihiyle içiçe geçmiş
olduğudur. Tezini kanıtlamak için, polisiye edebiyatın başlangıcı olan 19.
yüzyıldan günümüze kadar olan zaman dilimi içinde, kapitalist üretim
ilişkilerindeki değişimlere paralel olarak değişen 'suçun' niteliğini ve onun
polisiye edebiyata yansımasını örneklerle incelerken, zaman zaman reddedilemez
kanıtlar getiriyor Mandel ve hem polisiye metinleri hem de burjuva toplumunu
çözümlüyor.
Konu ile ikinci bir kaynak bulabilmek için aradan on sene geçmesi gerekti.
1995'te İletişim Yayınları 'Polisiye Roman'ı bastı Cep
Üniversitesi dizisinden. Elbette konularıyla ilgili 'komprime' bilgiler sunan böylesi
dizilerden doyurucu çalışmalar beklenemez, ama Andre Vanonci'nin 'Le
Roman Policier'i, bu konuda ciddi bir boşluk olan Türkiye'de polisiye
okuyucuları açısından gözardı edilemeyecek bir kitap. Genel bir değerlendirmenin
ardından, polisiye edebiyatın dönem ve akımlarını beş bölüme ayırmış yazar.
Bir Fransız'dan beklenileceği gibi, ulusal gururları Simenon'un tek başına bir
bölüm oluşturduğu inceleme, başlangıcından bu yana bütün önemli polisiye
yazarlara değiniyor. Kitabın sonunda, S. S. Van Dine'nin 'Polisiye'nin
Yirmi Kuralı' manifestosu da var.
1997 tarihli 'Cinayet Sineması' yine polisiyelerin tarihi ve mitolojisi
ile ilgili. Aslında polisiye filmleri konu edinen incelemenin ilk bölümü, bu sinema
türüne kaynaklık eden polisiye edebiyata ayrılmış. B. Roloff ve G.
Seeblen'in birlikte hazırladıkları 'Cinayet Sineması'nda,
Mandel'in kitabında ileri sürülen tezlere paralel düşen bir bakış açısı
görülüyor. Konuya ilgili olanların çok âşina oldukları polisiye tarihini derli
toplu sunması dışında önemli bir noktaya değiniyor yazarlar; 'Hard-Boiled' veya
'Film Noire' türlerinin edebiyat ve sinema olarak etkileşim içinde geliştiklerini
gösteriyorlar. Gerçekten de çok ilginç bir etkileşim sözkonusu. Sinema cephesi için
çok verimli bir hazine olan 'Hard Boiled' edebiyatın üslûbu,
kendisinden kaynaklanan filmlerin görselliği, oyuncuları ve atmosferi tarafından
biçimlenmiş, oradan tekrar sinema salonlarına dönmüş gibi görünüyor. Belki de her
iki alandaki canlılığın, gerçekçi atmosferin altında, bu alan gelgitleri var. Aynı
zamanda senaryo yazarı olan D. Hammet, R. Chandler, J.
Craig, J. H. Chase ve L. Malet gibi ünlülerin
romanlarının, dönemin polisiye filmleri gözardı edilerek değerlendirilemeyeceğini
rahatlıkla söyleyebiliriz. Her polisiye okuru, aynı zamanda polisiye film tutkunudur.
Bu nedenle, kitabın ikinci bölümünde yer alan polisiye sinema tarihini de mutlaka
keyifle okuyacaksınız.
Polisiyelerle ilgilenen son kitap, konu üzerinde yazılmış tek telif eser; Erol
Üyepazarcı'nın 'Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes'u. Yazar,
Türk edebiyatında hiç bir ciddi araştırmacının bu işi yapmayı düşünmemesinden
şikayet ederek başlıyor ve tevazu göstererek, bir amatör olarak kendisinin bu işe
giriştiğini söylüyor. Tevazu göstermiş diyorum, çünkü, bildik polisiye tarihini
özetleyen girişten sonra, özgün ve meşakkatli bir araştırma ile karşı karşıya
getiriyor okuyucuyu. 1881'den 1928'e yani Latin alfabesine geçene dek, polisiyelerin
Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sindeki tarihsel serüvenini izliyoruz.
Önce, 'Dime Novel', 'Nick Carter' , 'Sherlock
Holmes' ve 'Nat Pinkerton' serileri yayınlanmış. Ardından
yerli yazarların ürettikleri romanlar geliyor. Ahmet Mithat Efendi'nin
kaleminden çıkan 'Esrar-ı Cinayet' 1884 tarihli. Herhalde çeviri
serilerinin etkisiyle olacak, yazarlarımız birbiri ardına yerli polisiye diziler
yaratmışlar bu tarihlerde. 'Türklerin Sherlock Holmes'u Amanvermez Avni'nin
yazarı E. Sami. Hemen sonra, E. Ali ve S. Sadi'nin
'Türk Arsen Lüpin'i Nahit Sami'ni Sergüzeştleri' başlıyor.
Pandora'nın kutusu açılmıştır artık; 'Fakabasmaz Zihni', 'Cingöz
Recai', 'Civa Necati', 'Kartal İhsan', 'Kara
Hüseyin', 'Elegeçmez Kadri', 'Kandökmez Remzi'
ve kadın kahramanlar 'Çekirge Zehra', 'Tilki Leman', 'Şeytan
Hadiye' okuyucuları hayrette bırakan sergüzeştleri ile popüler olmuşlar.
Sanıyorum bu sevimli isimler nedeniyle bile ilgi çekecek Türk polisiyelerinin
arkeolojisini yapan 'Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes', polisiyeseverler
kadar edebiyat tarihçileri için de kaynak olma niteliğinde.
Aynı somut tarihe baktıkları için, yukarıda saydığım dört inceleme kitabının da
pek çok ortak noktası var. Başlangıcı, gelişme evreleri, büyük ustaları aynı.
Bazen bir yazarı birbirine yakın ama farklı akımlarda görmek gibi ufak tefek
farklılıkların yanı sıra, mesela Boris Vian gibi bir yazarı hiç birinin polisiye
yazımına dahil etmeyişi tarzındaki eksikleri de farkedebilirsiniz. İncelemecilerin
ilgi alanları daha çok tarihsel gelişim ve nedenler üzerine odaklandığı için,
konunun edebiyat boyutu, yani roman estetiği ihmal ediliyor. İşin bu yönün de izini
sürmek isterseniz, bugüne dek çıkmış edebiyat dergilerinde, konuya ayrılmış dört
sayı var; Nisan (4)-1984, Milliyet Sanat (115)-1985,
Varlık (1007)-1991 ve Virgül (5)-1998. Bu dergi sayfalarındaki
polisiye metin analizlerinde, polisiye okumanın keyfine ilişkin ipuçlarını
bulacaksınız.
Son bir hatırlatma: Romantiklerden sözederken, polisiyelerin atası sayılabilecek roman
türünün korku edebiyatı, yani Gotik olduğunu söylemiştim. Belki,
polisiyelerin izini oraya dek sürmek isteyen daha inatçı okurlar da vardır. Öyleyse
bir kitap daha önerebilirim. Sinema alanındaki çalışmaları ile tanıdığımız
Giovanni Scognamillo'nun 1994 yılında basılan 'Dehşetin Kapıları'
adlı incelemesi bütünüyle 'korku Edebiyatı'na ayrılmış. Türün bütün
ustalarını, bütün başyapıtlarını ve önemli temalarını anlatan çok geniş
kapsamlı bir korku antolojisinin tek kusuru, Türkiye'de hiç bilinmeyen çok sayıda
ismin birbiri ardına sıralanmış olmasında.

|
 |




Klosterheim,
or, The Masque

The
Masque of The Red Death
Edgar Allan Poe

The
Thin Man
Dashiell Hammett
.jpg)
The
Maltese Falcon
Dashiell Hammett

Cinayet
Sineması
B. Roloff - G. Seeblen

Dehşetin
Kapıları
Giovanni Scognamillo
|