
'Ölü Kelebeklerin Dansı'

ATAKAN USTAOĞLU


'Ebedî dönüş' mitosu

'Ezginin
Günlüğü'nden tanıdığımız Hüsnü Arkan'ın 'ölümden sonrası'na ilişkin
ilginç öyküsü Ölü Kelebeklerin Dansı bir ölünün günlüğünden oluşuyor. 'Ya
ölümden sonra bir hayat varsa ve tıpkı bu hayata benziyorsa; aynı sıkıntılar,
aynı anlamsızlık duygusunu, aynı çaresizlikleri tekrar tekrar yaşıyorsak' kurgusu
üzerine oturan öykü, Nietzche'nin 'ebedî dönüş' mitosunu hatırlatan ilginç bir
çalışma.
Ölü Kelebeklerin Dansı
Hüsnü Arkan, Metis Yay., İst. 1998, 143 s.,
ISBN:975-342-213-X
"Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu; neşeli, hayattan
memnun bir kelebek olduğunu rüyasında görmüş. Bu kelebeğin Cuang Cou'dan haberi
bile yokmuş.
Birdenbire uyanmış, bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık,
Cuang Cou rüyasında bir kelebek mi olmuş, yoksa bir kelebek rüyasında kendini Cuang
Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş.
Bir kelebekle Cuang Cou arasında fark vardır. Fakat, ne dersin varlıklar işte böyle
değişirler."
Tıpkı
Borges'in kurgularını hatırlatan bu Çin öyküsü, 'Ezginin Günlüğü'nden
tanıdığımız Hüsnü Arkan'ın 'Ölü Kelebeklerin Dansı'
adlı öykü kitabının esin kaynağı. Sanrılar ve düşler içinde, hangisinin
gerçek, hangisinin rüya olduğunun belirsizleştiği bir ölünün günlüğü...
Bir akşam, Haldun arkadaşlarıyla birlikte lokantada oturmaktadır. Hepsi GPB
örgütünün, yani Gönüllü Postacılar Birliği'nin üyeleridir. Haldun bir ara
tuvalete gider ve midesinde duyduğu yanma hissiyle yere yığılır. Ayıldığında
etrafında ne bir lokanta, ne arkadaşları, ne hiçbir kimse kalmamıştır. Haldun
toparlanarak arkadaşlarıyla kaldığı eve yönelir, ama onlardan da hiçbir iz yoktur.
Sanki herşey bir vakuma gömülmüştür. Bütün bunlar Haldun'a bir düşün içinde
olduğunu düşündürür. Bu arada karanlık içinde ortalıkta yanan tek ışığı
görür ve oraya gider. Kapının yanına geldiğinde, şu yazıyla karşılaşır: 'Her
türlü anlayış, anımsama ve bilinç uyanışı için ücretsiz hizmet... Doktor
Sematyen'... Doktor Sematyen, GPB'nin beş yıl önce kanserden ölen efsanevî
kurucusudur.'
Yaşadığı bu şey bir ölüm mü, yoksa bir rüya mı? Yanında kalmaya başladığı
Doktor Sematyen, hâlâ durumu anlama zorluğu çeken Haldun'a 'yeni gerçekliği'
anlatmaya çalışır. Bu yeni durumu Haldun şöyle algılar: 'Şimdi eski bir giysiyim.
Ruhumu bir askıya geçirip dolaba kaldırdılar. Arada bir kendi kendime
mırıldanıyorum: ben ölmedim, hayır öldüm, hayır düş görüyorum, evet düş
görüyorum, evet öldüm, hayır ölmedim...' Artık bir günlük tutmaya karar verir;
çünkü 'hayat gibi ölüm de bir alışkanlıktır.
Ölü Kelebeklerin Dansı işte bu günlüğün onaltıncı gününden
itibaren başlıyor.
Bu kurmaca öykü, insanlığın tarihiyle yaşıt birkaç hayatî sorudan biri olan,
ölümden sonrası yaşama dair. Fakat felsefeyle de ilgilenen kimi edebiyatçılar, bazen
'âhiret'in varlığı, bazen de 'âhiret'in yokluğu üzerine metin kurguları yaparken,
Hüsnü Arkan, bu problematikle ilgili kuşkusunu değişik bir döngüyle kaygıya
dönüştürüyor. Reenkarne oluşta, vücut ölümlü ama ruh ölümsüzdür. Vücut
öldükten sonra, ruh bir başka 'şey'i giyinerek yaşamına devam eder. Bu başka 'şey'
kimi zaman bir bitki, kimi zaman bir hayvan, kimi zaman ise değişik statülerde insan
bedenleridir. Ruh, geçici bedenin ölümünden sonra bir başkasında konaklayarak, ama
hep bu dünyada varolarak yaşamını sürdürür. Hüsnü Arkan'ın öyküsünde kurguya
bürünmüş kuşku ise şöyle: "Ölümden sonra da bir hayat var mı? Binlerce
yıldır tüm dinler ve felsefî sistemler bu soruya cevap arıyor. Ama daha dehşet
verici bir soru sormak mümkün: Ya ölümden sonra bir hayat varsa ve tıpkı bu hayata
benziyorsa, aynı sıkıntıları, aynı anlamsızlık duygusunu, aynı çaresizlikleri
tekrar tekrar yaşıyorsak? Ya ceza ve ödül yoksa? Ya bize kalacak olan puslu bir
belirsizlikse yalnızca?"
Reenkarnasyonda ruhun tekliği, bedenin değişkenliği ve yaşantının dünyada devamı
varken; Ölü Kelebeklerin Dansı'nda Haldun'un ölümden sonra âhiret'e
intikali ile birlikte, oradaki hayatın da tıpkı buradaki gibi olduğu;
yaşananların, hissedilenlerin, kurulmuş olan yaşamın, ilişkilerin tıpkı olduğu
üzerine kuruluyor. Yani reenkarne olan bu kez dünyevî hayat... 'Düşünde kendini bir
kelebek olarak gören biri bir kez uyandıktan sonra, bir kelebek olmadığından ve
artık düşünde kendini bir insan olarak görmediğinden hiçbir zaman emin olamaz.'
diyerek de yaşantılanan hayat, beden, ruh, âhiret, sonsuzluk, ölüm, ölüm
sonrası... gibi belirsizlikler birer döngüsellik kurgusuyla, bu kuşku bir kâbusa, bir
karabasan dönüşüyor. "Dinlediği masalların içine girip orada kalan, dışarı
çıkamayan çocuklardan işte biriyim ben. Bir gece ter içinde uyandığımızda,
yaşamın az önce gördüğümüz karabasandan aslında pek farkı olmadığını
anladığımızda yapabileceğimiz tek şey herşeyi olduğu gibi kabul etmek değil
midir?"
Haldun'un merak ettiği bir şey vardır: kendisini kimin öldürdüğü. Doktor Sematyen
bir düş gördüğünde herşeyi anlayacağını söyler; Haldun bir düş görür ve
herşeyi anlar...
Ölü Kelebeklerin Dansı, okurda, yaşamın değerine ilişkin sızılar
oluşturuyor. Bir hatırlatma: Milan Kundera'nın Varolmanın
Dayanılmaz Hafifliği'nde yaşantılanan ânın tekliği, biricikliği ve
döngüsel olmadığını anlattığı, 'yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere
yineleniyorsa, İsa'nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz
demektir. Bu insanı dehşete düşürecek bir olasılık.' ''Sonsuza kadar yinelenme'
dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir
çöker. İşte Nietzcshe, "'sonsuza kadar yinelenme' düşüncesine bunun için
yüklerin en ağırı demiştir." Bu anlamda Hüsnü Arkan'ın kurgusu, Nietzche'nin
'ebedî dönüş' mitosundaki döngünün ödünç alınmış bir uyarlamasına benziyor.
Kundera'nın "Zaman bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye
doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan
özlemdir" vurgusunu da hatırlayarak, Ölü Kelebeklerin Dansı'nın
bir mutluluk çabası olduğu söylenebilir mi?

|
 |