"Rock'n'Roman", "Kadıköy Sound", ya da


CELİL CİVAN


Hippilerle yuppiler arasında sıkışmış tedirgin ruhlar

Kulaktan kulağa yayılarak kendi kozasında efsanesini ören, Kadıköy ve çevresinde underground mekânlarda dolaşarak umutsuz bir başkaldırıyı sürükleyen sanal kulüp 'Kaybedenler Kulübü'nün romanı... Çarpıcı insanlık manzaraları...

Kaybedenler'in Öyküsü (Rock'n'Roman), 'Kadıköy Sound', İstanbul Dörtlüsü: 1, Hikmet Temel Akarsu, Can Yayınları, İst. 1998, 139 s., ISBN 975-510-877-70

Çıkaracakları dergiyi tanıtmak için gelen üç arkadaşla sohbet ediyorduk. 'Ne batıya ne de doğuya sırtımızı döneceğiz. İkisine de yabancı olmadığımızı göstermeye çalışacağız. Bugünün gençlerinde böyle bir potansiyel var' diye konuşurken birden 'Bir de Kaybedenler Kulübü var, Kadıköy'de yükselen bir dalga,' dedi aralarından biri; 'haftada dört beş kitap okuyorlar ama sadece beat ve bilimkurgu, üstelik İngilizcelerini... Başka ilgilendikleri bir şey yok. Beyoğlu'nu geçecekler.'

Arkadaşların kastettiği potansiyel bu kaybedenler değil, sanırım. Arka arkaya söylendiği ve üstelik de bir 'öteki' yaratıldığı için yanlış anlaşılabilecek ifadelerin, yaratmaya çalıştıkları formatla ilgisizliğinin farkında olmalılar.


Bir entellektüel alternatif olabilir mi bu kaybedenler?

Kaybedenler Kulübü 'bir nevî radyo programı'ile tanındı. Oysa gerisinde, hâlâ da yayıncılık hayatını sürdüren 6.45 var. Şimdi ise bir güruh gencin peşinde ya da içinde -mümkün mü?- olduğu sanal bir kulüp. Hayatta yenilmişlerin sesi, 'neo eksistansiyalist ve pesimist'. '70'lerin gençleri gibi, ne anlama geldikleri ve ne oldukları tartışılamayan birtakım değerlerden mahrum, 'postkapitalist' çağın; 'haplanmış' gibi konuşan, 'cool' adamları dinleyerek, onlarda kendilerini, çözümsüzlüklerini, standart hayatta tutunamamışlıklarını, bu aptal dünyadan nefret etmelerini, güneşten mahrumiyetlerini bulmaları sonucunda sessizce yükselip, entellektüel ortamlarda bile tartışılan, (daha doğrusu, aşağılanan) bir program.

'Postkapitalist dönemin, globalleşen dünya ekonomisinin kendilerini bir hezeyana tutsak edecek bir pislik olduğunu ve bundan kurtulmanın arayışı içinde olmanın birinci erek olması gerektiğini fark edebilecek donanımları yok.' (sy. 54)

Onlara yukarıdan bakan ve 'Ah, ah, eskiden idealler vardı, devrim vardı' diye sayıklayan '68'li hippilerden de, viski içip lahmacun yiyen, hiçbir zeka izine rastlayamadığınız, sadece kendisinin ve kendi sevdiği şeylerin yaşamasına izin veren, küstah '80'li yuppilerden de sıkılmış, bunalmış gençlerin sığınabilecekleri bir liman. Bu limanda herbiri bir korsan, hiçbiri bir şey bilmiyor ve 'bu çok iyi!'. Ukalalık yapan, doğruyu bildiğini sanan yok.

'Kendisini dinleyen yıkkın ruhlara; olan biteni en acımasız biçimiyle tasvir ediyor, çıkmazların, labirentlerin, karabasanların çaresizliğini haykırıyordu.
(...) İnsanlar yitirdikleri düşlere ağıtlar yakıyor, o yitirilen düşlerin son bir umutla elde edilebilmesi için çılgınca kirliliklere bulaşıyor, masumluk ve içtenliklerini kaybediyor ve sonunda, topluca bir ağlama seansına katılarak bu sanal kulüp sayesinde yatışmaya, arınmaya çalışıyorlardı.

Bir yanıyla da en ilkel insan ihtiyacı gideriliyordu: 'Yalnız değilsin kavramı!..' (sy.76)

Hiçbir entellektüel lak lak taşımayan 'dünyaya fırlatılmışlığın bunaltısı'nı yaşayan, tanımlayan, onunla dalga geçen bir hareketin sonu ne olur? Underground bir sesle ortaya çıkan bu cool adamların hikayeleri 'rock starlarının, beat'lerin efsanesine mi dönüşür acaba, hayal ettikleri gibi.

'Program giderek daha da ünlü olmaya başlıyor. Kerim işin havasına giriyor. Yavaş yavaş yükselen trendlerden birinin pek avandgard yaratıcılarından biri olduğunu fark ediyor. Öyle ki, giderek davranışlarında değişiklikler oluşmaya başlıyor.'

Çok hikayeler dinledik. Bunalanlara içi boş dinler, sığınaklar sunanlara dair. Ama bu misyonu onlara biz yüklemiyor muyuz biraz da? Olan onun dizinin dibinden ayrılmayana oluyor. Tekmeyi yiyiveriyor.

'(...) çok sıkı eğleniyorlardı. Çünkü işi iyice deliliğe vurmuşlardı. Bir bakıma hayatın kötülere verdiği armağanların hesabını sormaya adamışlardı kendilerini. Eğer bu dünyada kötü olmak avantaysa ve bunun fena halde neması varsa, bakın bakalım bu nasıl yapılırmış dercesine ortalığı kasıp kavuruyorlardı.' (sy. 94)
'Onların, aşkın insanlara kötülük yapmaya çalışan 'yaratıklara', 'işte asıl kötülük böyle olur yavru kuzu' dercesine meydan okuyuşları ve coşku ile boka bulaşışları (...)' (sy.113)

Haklıydılar. Bu yaşlarına dek, durmadan dayak yemişlerdi, hep kaybetmişlerdi. Artık sıra onlardaydı. Ne vardı? Hala birçok umutsuz genç onları dinliyordu, yayınladıkları kitapları alıyorlardı. Cool adamlar bira geğirirken kapılarında genç kızların onları beklediklerini biliyorlardı. Neden vazgeçsinler ki? Peşlerinde onlara tapan 'tedirgin ruhlar' vardı.

'Hayata umut ve coşkuyla baktığım yirmi yıl öncesini hatırlıyorum. Ve günümüzde aynı yaşlarda seyreden gençlerin karamsarlıklarına şahit oluyorum. Onlar bu noktaya benim gibi yirmi yıl yenilen bir hayat dayağının ardından, gün be gün tadılan aşağılanma seanslarından, alçaklar, kötüler, karaktersizler, duyarsızlar kervanının art arda kazandığı zaferleri izlemekten gelmemişlerdi. Onlar en saf, pür halleriyle bunu keşfetmişlerdi.'

Bu tedirgin ruhlar onların müşterisi... Bu modern zaman 'guru'ları, bu kapkara dünyada, tıpkı felsefesinden arıtılmış 'pratik meditasyon kitapları' gibi, içi boş bir din sunuyorlar gençlere. Değişimlerinden sonra hele sahtekarca sunuyorlar. Hakiki olan tavırlarla yükselen ekol, ruhsuz tekrarlara dönüşmüş bir biçimde. Kendi kendilerinin karikatürü olmuş, kitsch, emsalleri her yerde ve her zaman bulunan; popülerin kolları arasında 'eriyen' 'ustalar' anlayacağınız. Standart!

Önerilerinizi bekliyoruzg.gif (254 bytes)

Başa dön

i.gif (252 bytes)