
Kurmaca neyi kurar? ya da
Borges'i öldürmek

ZERRİN KURTOĞLU *


Borges'i doğru anlamak nasıl
birşeydir?
Nedir düşlerin
sonsuz dilinde yazan Borges'in dediği ? Düşüncelerinin öykülerine sızmasına izin
vermediğini ve öykünün olgudan daha gerçek olduğunu söyleyen bir yazar olarak o,
kurmacayı, metni, veri olan tarihsel gerçeklikle bir temsil ilişkisi olmayan;
insanların karşısında çaresizliklerini duyumsadıkları gerçekliğin yerine
koydukları büyülü bir son sığınak, düşü gerçeğe, gerçeği düşe çevirebilen
bir büyü olarak mı görmektedir?...

Beni okuyanlar, sizler dilimi anladığınızdan emin misiniz?
—Jorge Louis Borges
1971 yılında Kolombiya
Üniversitesi'nde yazarlık sınıfı öğrencileriyle yaptığı söyleşilerden birinde
Borges'e, kurmacanın dönemin toplumsal sorunlarına eğilmesi konusunda ne
düşündüğü sorulur. Kurmacanın tarihle (özel olarak da kendi yakın tarihiyle
ilişkisinin ne olduğu ya da olması gerektiğine dair bu soru, sözcüklerin
paylaşılmış bir hafıza gerektiren simgeler olduğunu ısrarla vurgulayan Borges'in
verdiği cevapla, sorunun ilk şeklinde sahip olmadığı sahici bir zemin kazanmaktadır:
"Ne yüzyılınıza ne de kendi düşüncelerinize bağlı kalmaya özellikle
çalışmalısınız bence, çünkü zaten bağlısınız. isteseniz de onlardan
kaçamazsınız" Borges'e göre bir yazar kimi, neyi ve nasıl anlatırsa
anlatsın, nihayetinde kendi coğrafi ve edebi topografyasının belirlenimi altındadır.
Bu demektir ki yazar, bir yandan yaşadığı coğrafi mekanda konuşulan dilin kendisine
işaret ettiği ortak hafızada varlık kazanan gelenekle; bir yandan da daha evrensel
planda bağlandığı entellektüel sanatsal gelenekle kuşatılmıştır. 

Yazarın bilinçli seçimine bağlı olmaksızın metne sızan tarihsel-kültürel
öğelerden dem vururken Borges'in kastettiği kuşkusuz, yazarın, kendisi tarafından
kuşatılmış olduğu verili gerçekliğin, kurmacanın asıl anlatısı olduğu
değildir. Çünkü Borges'e göre, ister yaşanmış bir olayı isterse bütünüyle
düşsel bir olayı konu edinsin, kurmacanın en vazgeçilmez özelliği, onun
büyüleyiciliğidir ve veri olan gerçeklik hiç de böyle değildir. Dahası,
yaşadığı ülkenin ve batı uygarlığının kültürel mirası ile beslenen edebi
bilincine damgasını vuran, dikkatle örülmüş ihtimaller ağı olarak öykülerine
nüfuz eden ve aklı, kendi kendisine yabancılaşmış yorgun bir mite dönüştüren
epistemolojik kuşkuculuğu da Borges'in, kendi coğrafi-kavramsal çatısı ile kurmuş
olduğu mesafeli ilişkinin bir göstergesidir. Adeta sonsuzluğa ertelenmiş bir oyunun
son provalarını yaptığı izlenimini veren, okuyucusunu sahici düşlere uyandıran,
hiç kimseyi yok saymayan, yalnızca herkesi yok sayan bir büyücünün,
"postmodernizm daha akla gelmemişken, dünyaya baştan çıkarıcı postmodern
öyküler vermesinin nedeni de bu mesafe olsa gerek.

Modernizmin mutlaklaştırarak kutsadığı Akıl Borges'in, düşleriyle kurduğu
alegoriler labirentine girdiğinde artık çıplak ve savunmasızdır... Borges'in,
kutsallığından soyunarak, kendisine mahkum edildiği ideolojik belirlenimlerden
kurtulmaya çalışan aklı, modernizmin, büyük harfle yazılan 'Akıl'ı değildir
artık! Dahası, bu Akıl temelinde üretilmiş büyük anlatı edebiyatının gönüllü
mirasçısı olan Borges, paradoksal olarak, modernizmin temsilcisi olmayı
reddedebilmiştir... (Ama paradokslar zaten, Borges'in en sevdiği öykü malzemeleri
arasında yer almaktadır.)

Yine de Babil Kitaplığı'nın 20. Yüzyıldaki bu gönüllü bekçisine
göre, yazar, milliyetine bakılmaksızın evrensel gerçekleri içinde toplayan bir
kaptır. Daha yolun başında geleneğin reddiyesi olmaya soyunan, şiirde daha önce
denenmemiş yeni formlar yaratmaya çalışan genç şairlere şöyle seslenir Borges:
"Her genç şair kendini nesnelere ad veren Adem gibi görür. Gerçekte Adem
değildir; üstelik arkasında köklü bir gelenek vardır. O gelenek de yazdığı dil ve
okuduğu edebiyattır."

O halde nedir düşlerin
sonsuz dilinde yazan Borges'in dediği? Düşüncelerinin öykülerine sızmasına izin
vermediğini ve öykünün olgudan daha gerçek olduğunu söyleyen bir yazar olarak o,
kurmacayı metni, veri olan tarihsel gerçeklikle bir temsil ilişkisi olmayan;
insanların karşısında çaresizliklerini duyumsadıkları gerçekliğin yerine
koydukları büyülü bir son sığınak, düşü gerçeğe, gerçeği düşe çevirebilen
bir büyü olarak mı görmektedir?Yoksa bütün edebiyatın son tahlilde otobiyografik,
metni yazanın ise nereden bakılırsa bakılsın içinde bulunduğu koşullar olduğunu
söyleyen bir yazar olarak, metnin gönderiminin her halükarda ideolojik bir formasyon
olduğunu, ideolojinin sanatçının düş gücüne, yaratıcı edimine hayat olarak,
yaşantının dolaysız hammaddesi olarak nüfuz ettiğini mi ima etmektedir?

Borges'in, yazarı, gerçeklik alanında yaşayan, yaşadığı reel insansal dünyanın
toplumsal-kültürel atmosferini soluyan, dolayısıyla bütünüyle özgür olamayan bir
insan olarak düşündüğü açıktır. Ancak o, bir yazarın bilinç planında özgür
olma özlemini de dile getirmektedir: "Ben yaşıyorum, kendimi yaşama bırakıyorum
ki Borges masallarını ve şiirlerini yazabilsin" Yazarın, psişik otonomisini
kazanmasının yolu kendini ötekine bölmek, böylece gerçekliğin, kendisine, kendi
edebi bilincine yüklediği olumsal varoluşun yükünden kurtulmaktır. Edebi metinlerini
yazarken düşüncelerini su geçirmez bölmelerde tutarak, onların düşlerine ve
öykülerine sızmasına izin vermediğini ifade ederken Borges, gerçeklikle her türlü
bağını iptal etmiş, onun kendisine dayatacağı sınırlara meydan okuyabilen,
bütünüyle özgür bir imgelem ülkesinin mümkün olduğunu söyler gibidir: " Ben
kurmaca yazıyorum, mesel değil." Bu bağlamda kalındığında, ebedi bir
metnin içeriği ötekine borçlu olunan, yazarın özgür imgelem faaliyetidir; dilin
alıntılar birliği olduğunu söyleyen Borges'in Angelius Silerius'tan yaptığı bir
alıntıyla, "Gülün nedeni yoktur, gül çiçek açtığı için çiçek
açar."

Öte yandan edebiyatın bir sözcük salatası olmadığını, önemli olanın
söylenmemiş kalan ve satırların arasında okunabilen olduğunu söyleyerek, yazar
damgasını okumaya değil yeniden okumaya vuran Borges, okuyucusunu metnin ezoterik
perdesini açmaya kışkırtmaktadır. Bu perdenin arkasında, ideolojinin edebi
bilinçteki yansımalarını ayırdetmek pekala mümkün & Borges'in çeviri
metinlerle ilgili düşünceleri de bu çıkarımı teyit eder niteliktedir. Ona göre
çeviriler özgün metnin yerini asla tutamazlar, ancak okurun özgün metne yakınlık
duymasını sağlayabilirler. Çünkü çeviri, bir dilin diğer bir dildeki
karşılığını değil, bir kültürün diğer bir kültürdeki karşılığını arayan
bir faaliyettir. Dolayısıyla aslına en uygun çeviri bile, özgün metne yabancı bir
kodlar sisteminin ürünü olmaktan kurtulamayacaktır. Borges'in, Averroes'in
Arayışında, çevirinin çevirisi bir metni, kendisi, dolayısıyla kendi
kültürü için anlaşılır kılmaya çalışan, hayatında hiç oyun izlememiş biri
olarak, Grek kültürünün en özgün görünümlerinden biri olan tiyatronun ne
olduğunu bilmeden, tragedya ve komedya kavramlarının peşine düşen Averroes'in
(nam-ı diğer İbni Rüşd'ün) karabasanını, kendi öykü
kahramanının kültürüne yabancı biri olarak kendi karabasanına çevirmesi, bunun
çarpıcı bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. (Bu arada, Borges öykülerinin
Türkçe çevirileri arasında özgün metne en çok yaklaşanların, orijinal dilden
değil, İngilizce çeviriden yapılmış olanlar olması da garip bir ironi olsa
gerek...)

Borges'in özgün metinlere
ulaşma konusundaki titizliği, metinlerin, satır aralarında, bilinçli olarak
seçilmiş sözcüklerin biraraya gelmesini sağlayan özel edebi tutkalın ve o
sözcüklerin taşıyıcısı oldukları geleneğin ideolojik tutkalının farkında
olarak okunması gerektiğine dair bir uyarı olarak düşünülebilir. Böylece okur, bir
yeniden okuma edimi vasıtasıyla, metnin aynadaki aksini perdeleyen maskeyi çekip
çıkararak, bir yandan bir edebi metin yazarının, kendi bilinç içeriklerini, diğer
yandan da o bilince ister istemez sızmış olan, gerçeğin toplumsal temsillerini,
egemen ideolojik yapıları ayırdedebilir...

Ancak bu çıkarımlar yine de Borges'in konuya ilişkin düşüncelerinin doğru
çevirileri olmayabilir... Zira edebiyatın, güdümlü bir düşten başka bir şey
olmadığını düşünen Borges'le, düşüncelerinin edebi yapıtlarına sızmasına
hiçbir zaman izin vermediğini söyleyen Borges aynı kişidir. Ya da Borges'in sunduğu
bir diğer imkanın peşine takılarak diyebiliriz ki, gerçekten de biri Düşsel
Varlıklar Kitabı'nın yazarı olan, diğeri, kendisi de bir düş varlığı olan iki
Borges vardır. Ancak öyle bile olsa yine de labirentten kurtulmuş sayılmayız.
Çünkü her iki Borges de okuyucusuna, gerçeğin zorunluluktan sıyrılabileceğini ama
bir varsayımın asla böyle bir ayrıcalığa sahip olamayacağını, rastlantı payı en
aza indirilmemiş bir varsayımın hiç kimseyi inandıramayacağını söyleyecektir.
Yine her ikisi de, aynada kendisinin değil, ötekinin aksine bakarak birbirlerine ve
onları seyredenlere diyeceklerdir ki: "Herhangi bir yaşam istediği kadar
uzun ya da karmaşık olsun, tek bir an'dan oluşur aslında, kişinin kim olduğunu
keşfettiği andana."

O halde tekrar soralım: Nedir
Borges'in söylediği?

Muhtemel cevapları bulabilmek için "Yazma Üstüne"
söyleşisinde verdiği bir ipucunun peşine düşerek, Borges'in damgasını taşıyan
labirentlerde kaybolmayı göze almak gerekecek. Sorun, Borges'in, öykülerini yazarken,
bize, Odysseia'da, Aeneas'ta sözünü edilen
kapıların hangisinden baktığıdır: Fildişi kapıdan mı yoksa boynuzdan yapılmış
kapıdan mı?


*Felsefe
Doktoru
|
 |


|