FRANSA

ÇAĞDAŞ ROMANDA DEVRİMİN KÖKLERİ

'Yeni Roman'

Alain Robbe-Grilet ve Michel Butor 'la birlikte Fransa 'da "Yeni Roman" ın en önemli
temsilcilerinden olan Nathalie Sarraute 'in "yeni roman" ın kuramsal

Nathalüe Sarraute

Nathalie Sarraute, Alain Robbe-Grilet ve Michel Butor 'la birlikte "Yeni Roman" ın Fransa 'daki en önemli temsilcilerinden. İnsanın gerçek benliğini aydınlatma çabası ve romanı uydurulardan arıtma kaygısıyla dikkati çeker.
Sarraute, "Tropismes" de (1939) roman yaratma eyleminin salt maddelerini sunuyor; aralarında neden-sonuç ilişkisi bulunmayan bir tabloyla bir açılıp bir kapanan sayısız "dram" olanağını gösteriyor, özellikle insanın nesneye indirgenemeyen yanları (yönelişler, hareketler, diyaloglar) üstünde duruyor. "Portrait dun Inconnu" (1949) tam bir anti-roman örneği; oluşmayan ve oluşamayacak olan bir romanın romanı. "Merlereau" (1953), "Le Planetarium" (1959) gibi eserlerinde de bu yoldaki deneylerine devam etmiş Sarraute. "L'Ere du Soupçon" ("Kuşku ‚açı", 1956) sanatçının roman üstüne yazdığı incelemeleri bir araya getirdi. Bunlar, "Yeni Roman" ın kuramsal alandaki ilk açıklamaları arasında yer alıyor ve Sarraute 'un çağdaş romanda meydana gelen devrimin köklerini, kaynaklarını araştırma çabasını dile getiriyor.Okurlarımıza "L'Ere du Soupçon 'un Önsöz 'ünü sunuyoruz:
Roman üstüne yapılan tartışmaların ve özellikle de "Yeni Roman" diye adlandırılan akımı savunanların ortaya attıkları düşüncelerin uyandırdığı ilgi, bu romancıların önce kuramlar hazırlayıp sonra da bunları kitaplarında uygulamaya kalkan duygusuz deneyciler olarak görülmesine yol açıyor. Bu romanların "laboratuvar deneyleri" olduğunu söyleyenler çıkıyor.
Benim de aynı şekilde bugünkü roman, onun evrimi, içeriği ve biçimi üstüne bazı düşünceleri edinip günün birinde ilk kitabım "Tropismes" i, daha sonra da öbür kitaplarımı yazarak uygulamaya geçtiğim sanılabilir.
Oysa, bundan daha yanlış bir düşünce olamaz.
1947 'den beri yayımlanan makalelerim "Tropismes" i çok uzaktan izlemişlerdir. "Tropismes" i 1932 'de yazmaya başladım. Bu ilk kitabımı meydana getiren metinler son derece canlı izlenimlerin katışıksız ifadeleriydi. Biçimleri, canlandırdıkları izlenimler kadar kendiliğinden ve doğaldı.
Bu izlenimlerin bazı iç kıpırtılarla çoktandır dikkatimi çeken birtakım iç etkilerin ürünü olduğunu çalışırken fark etmişimdir. Çoktandır diyorum ama, aslında kendimi bildim bileli bu böyle gibime geliyor.
Tanımlanamaz kıpırtılar bunlar. Göz açıp kapayıncaya kadar bilincimizin sınırlarına doğru kayıp gidiverirler. Dışa vurduğumuz, duyduğumuzu sandığımız ve tanımlanması mümkün olan duygu, hareket ve sözlerimizin kökeninde onlar var. Her zaman, varlığımızın gizli kaynağı gibi gördüm onları, bugün de öyle görüyorum.
Hiçbir kelime iç konuşmanın kelimeleri bile bu kıpırtıları dile getiremez. Benliğimizde oluşur ve belirip kaybolmaları bir olur. Niteliklerini açıkça kavrayamayız. Çok defa güçlü ama kısa süreli duygular uyandırırlar bizde. Bunları okuyunca iletebilmem için tam karşılıkları olan ve benzer duygular uyandıran imgeler kullanmam gerekiyordu. Aynı zamanda bu kıpırtıları bölümlemek ve okurun bilincinde yavaş oynatılan bir film gibi açıp yaymak da zorunluydu. Süre gerçek hayatın süresi değil, son derece büyütülmüş bir şimdiki zamanın süresiydi.
Kıpırtıların açılıp yayılması birer gerçek dram meydana getirir: en basit konuşmaların, en gündelik hareketlerin ardında birer gerçek dram. Her an onları hem gizleyen hem de ortaya çıkaran bu "görünüşlere açılır, kıpırtılar.
Bu bilinmeyen etkenlerin oluşturduğu dramlar beni tek başlarına ilgilendiriyor ve hiçbir şey dikkatimi dağıtamıyordu. Onun için, okuyucunun dikkatini de hiçbir şey başka yöne çekmemeliydi: ne kişilerin karakterleri, ne karakterlere gelişme olanağı sağlayan roman örgüsü, ne de bilinen ve adlandırılan duygular. Bulanık ve isimsiz kişiler, herkeste bulunan ve her an ortaya çıkabilen bu kıpırtılara basit birer dayanak olmakla yetineceklerdi. İlk kitabımda, sonraki yapıtlarımda geliştirmeye devam ettiğim her şey öz olarak vardı. Yönelişler bütün kitaplarımın özü olmaya devam etmişlerdir. Şu farkla ki biraz daha açılıp yayılmışlar, meydana getirdikleri dramatik eylem biraz daha uzamıştır. Aynı zamanda, yönelişler ve onları dışa vuran görünüşlerle beylik durumlar arasındaki sürekli oyun karmakarışıktır. Bu dış görünüşleri; konuşmalarımız, birbirimiz karşısında takındığımız tavırlar, görünüşteki karakterimiz; hissettiğimizi sandığımız ve başkalarına da yakıştırdığımız beylik duygularla olay örgüsünün oluşturduğu ve hayata uyguladığımız bir kalıp olmaktan öteye gidemeyen, yüzeyde kalan bu dramatik eylem meydana getirir. İlk kitaplarım (1939 'da yayımlanan "Tropsimes" ile1948 'de yayımlanan "Portrait d'un Inconnu") hemen hiçbir ilgi uyandırmadı. Ters yolda görünüyorlardı.
Bunun üzerine "yalnız kendimi doğrulamak, yüreklendirmek; güvenlik duymak için de olsa" beni birtakım direnişlere sürükleyen, birtakım teknikleri bana benimseten nedenler üstünde kafa yormaya, geçmiş ve çağdaş bazı yapıtları incelemeye, geleceğin bazı yapıtlarını önceden anlamaya yöneldim. Böylece edebiyatın dönüşsüz bir akımını yakalamak ve yaptığım çalışmaların bu akıma uyup uymadığını görmek istiyordum.
İşte, 1947 'de, yani "Portrait d'un Inconnu" yü bitirdikten bir yıl sonra Dostoyevski ile Kafka 'nın yapıtını bu şekilde belli bir açıdan incelemeye koyuldum. O sıralarda, metafizik bir edebiyatla (Kafka 'nınki) hor görülerek "psikolojik" diye adlandırılan bir edebiyat ayrımı vardı. İlk denememi, dar bir görüşün ürünü olan bu ayrıma karşı tepki göstermek için yazdım: Dostoyevski 'den Kafka 'ya.
Zorunlu, fakat aşılmış bir evre olan eski duygu incelemeleriyle, hiçbir modern romanın ilgisiz kalamayacağı, bilinmeyen ve boyuna ortaya çıkarılması gereken ruhsal güçlerin devinimini birbirine karıştırmamak gerektiği bugün artık anlaşılmaya başlandı.
İkinci denemeyi (Kuşku ‚açı) yazdığım sıralarda "geleneksel romanlardan", ya da "araştırmalar" dan pek söz edilmiyordu henüz. Bu terimlerin roman konusunda iddialı ve kuşku uyandıran bir yanı vardı. Eleştiriciler sanki Balzac 'tan bu yana hiçbir şey değişmemiş gibi yargılamaya devam ediyorlardı romanları. Acaba yüzyılın başlarından beri bu sanat kolunda ortaya çıkan köklü değişiklikleri görmezlikten mi geliyorlardı, yoksa unutmuşlar mıydı?
Bu makaleyi yazdığım günden bu yana artık yalnız araştırma ve tekniklerinden söz ediliyor. Benim için kişinin isimsizliği bir zorunluluktu... Savunmaya çalışıyordum bu zorunluluğu. Bugün bütün genç romancılar arasında yaygın bir kural bu. Romanı değişik açıdan ele almamızın başlangıç noktasının bu olması, 1950 'lerde yayımlanan bu makalenin en önemli yani bence.
Konuşma ve alt-konuşma "başlıklı denemem yayımlandığında Virginia Woolf unutulmuş ya da ihmale uğramış bulunuyordu. Proust ve Joyce ise bugünkü romanın öncüleri olarak görülmüyorlardı henüz. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde bu yazarların romanda yaptıkları büyük değişiklikten sonra bu sanat kolundaki evrimin, hem içerik hem biçim (özellikle diyalog) yönünden bir yenilenmeyi nasıl zorunlu kıldığını göstermek istedim.
Diyaloğun en eskimiş, en modası geçmiş biçimleriyle yetinir görünen gelenekçi romancılar bile bugün diyaloğun kendileri için birçok sorunlar ortaya çıkardığını kabul etmeye başladılar. Bu sorunları çözümlemeye çalışmayan genç romancılara ise pek rastlanmıyor.
"Kuşların Gördükleri" adlı denemem hem yeni hem klasik edebiyata, hem de sözde gerçekçi veya bağımlı edebiyata yeni ve içten bir gerçekçilikle karşı çıkmaktadır. Bağımlı edebiyat yalnız görünüşleri ortaya koyduğundan bir tür biçimcilik olarak ele alınırsa yeridir.
Bu makalelerde dile getirilen düşüncelerin bugün Yeni Roman diye anılan akımın temel ilkeleri arasında yer aldığını eklemem bilmem gerekli mi?

Çeviren: BERKE VARDAR

sepbar.gif (388 bytes)

g.gif (254 bytes)u.gif (370 bytes)i.gif (252 bytes)