

DÜCANE
CÜNDİOĞLU

'Tarihe dönmeyi istemek, 'ilkelere
dönmeyi istemek' demektir!'

Bir süredir İslâmî kesimin
yetiştirdiği ciddi isimler arasında göze çarpmaya başlayan Dücane Cündioğlu,
yazıları ve kitaplarında Kur'ân'ı ve Kur'an'la ilgili bilgileri 'anlambilim'
çerçevesinde yeniden ele alıyor. 'Türkçe ibadet', 'Türk Müslümanlığı',
'Kur'ân mealleri' gibi güncel konulara getirdiği sıkı eleştirilerle dikkat
çekiyor.
'Türkçe Kur'ân ve Cumhuriyet
İdeolojisi' isimli
eseri, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından inceleme dalında 'yılın kitabı' seçilen
Dücane Cündioğlu'yla birlikte Kur'ân, dil, anlam,
yorum, tarih, toplum ve siyaset
gibi birbirinden ayrı düşünülemeyecek geniş bir çerçeveye dahil olmaya
çalışarak, hem Kur'ân'ı anlama/yorumlama gibi teorik, hem Kur'ân
çevirileri gibi teknik, hem de 'Türkçe ibadet' ve 'Türk
Müslümanlığı' gibi güncel konular üzerine konuştuk. |
|
'Kur'ân'ı
Anlama'nın Anlamı' isimli kitabınızla başlayalım. Nedir 'anlama'nın
anlamı'?

O halde ben de önce 'anlam'
ile 'anlama' sözcükleri arasında yaptığım ayrımı açık kılmaya
çalışayım: Kur'ân âyetlerinin anlamına (mânâ ve mefhumuna) ulaşmak, hiç
kuşkusuz ki bu hitabın muhataplarının başlıca vazifesidir ve bu nedenledir ki
Kur'ân'ın nüzûlünden günümüze gelinceye kadar müslümanlar hem Kur'ân'ın ne
dediğini, ne demek istediğini anlamak için büyük bir cehd göstermişler, hem de bu
hususta bizlere fevkalâde kıymetli bir miras bırakmışlardır. 'Tefsir İlmi',
esas itibariyle bu anlama faaliyetleriyle meşgul olan ilim dalının adıdır. Kim, hangi
âyeti nasıl anlamış, nasıl yorumlamış, bu konuda neler söylemiş? Filan âyet ya
da ibare hakkında Kur'ân'ın ilk mübelliğinden (Rasûlullah), arkadaşlarından
(ashab-ı kiram), onların talebelerinden (tâbiûn) ve bu sahanın 'otorite' sıfatını
kazanmış âlimlerinden (müfessirûn) hangi bilgiler, ne tür açıklamalar ve hangi
tarz yorumlar intikal etmiş? İşte bu ve benzeri suâller muvacehesinde bidayetinden
günümüze Kur'ân'ı anlamaya, anlatmaya çalışan öznelerin bütün yapıp
etmelerinin tedkike mevzû olduğu saha, gerçekte Tefsir İlmi'nin sahasıdır. Nitekim
tefsir kitapları, mümkün mertebe anlama faaliyetlerinin bütününe (bütün yorumlara)
bir hiyerarşi içerisinde yer vermekle kalmazlar; aynı zamanda anlama ve yorumlamanın
kaynaklarını da zikrederler. Bu nedenle bir tefsir âlimi (müfessir) 'Bu âyet şu
anlama gelir' derken, tabiatıyla bu sırada dayandığı delilleri ve otoriteleri de
zikretmek sûretiyle kabul etmeyip reddettiği veya reddetmese bile zayıf bulduğu diğer
yorumların sıhhat derecelerini tartışır.

Fakat bu ilmin Tefsîr
Usûlü'yle bağlantısı yok mu?

Pek tabiî ki var... Nitekim
Kur'ân'ı anlamaktan ve/veya yorumlamaktan söz ettiğimizde, ister istemez Tefsir
İlmi'nin sahasına girmiş oluruz. Fakat benim hassaten ilgilendiğim saha biraz
farklı... 'Anlama'nın anlamı' tâbiriyle de esasen bu farkı vurgulamaya
çalışıyorum; zira Tefsir İlmi, Kur'ân'ın anlamıyla, âyetlerin ne anlama
geldiğiyle uğraşır. Oysa ben Kur'ân'ın ne anlama geldiğinden, ne dediğinden
ziyade, o anlama nasıl ve niçin geldiğiyle uğraşıyorum; Anlama'yla değil,
anlama'nın anlamı'yla yani. Bu ayrım zaviyesinden meseleye bakıldığında, anlama
faaliyeti kaçınılmaz olarak tarihsel bir nitelik kazanır; zira tarihin belli bir
döneminde (belli bir zaman diliminde) ve belli bir mekânda nâzil olmuş bir hitabın,
evvelemirde o zaman ve o mekânda ne anlama geldiğini bilmek zorundasınız. Bu durumda
sizin nasıl anladığınız değil, ilk muhatapların o metni o ilk zaman ve o ilk
mekânda nasıl anladıkları suâlinin cevabını bulmak daha ziyade önem
kazanmaktadır. Bu suâlin cevabını aramaya başladığınızda nereye gideceksiniz?
Elbette tarihe... O halde Tefsir İlmi bir yönüyle tarihi, tarihte olup bitenleri
bilmeyi gerektirir ve tarihi, tarihsel olanı bilmeye ilişkin çabalarla vücûd bulur.
Bütün bunlara, metinde ne denildiğini ve bu denilen şeyin nasıl anlaşıldığını
bilmek için gerek vardır. Binaenaleyh Tefsir İlmi, metinde olanı anlamak ister ve bir
de bu istek doğrultusundaki çabaları...Pek tabiî ki var... Nitekim Kur'ân'ı
anlamaktan ve/veya yorumlamaktan söz ettiğimizde, ister istemez Tefsir İlmi'nin
sahasına girmiş oluruz. Fakat benim hassaten ilgilendiğim saha biraz farklı...
'Anlama'nın anlamı' tâbiriyle de esasen bu farkı vurgulamaya çalışıyorum; zira
Tefsir İlmi, Kur'ân'ın anlamıyla, âyetlerin ne anlama geldiğiyle uğraşır. Oysa
ben Kur'ân'ın ne anlama geldiğinden, ne dediğinden ziyade, o anlama nasıl ve niçin
geldiğiyle uğraşıyorum; Anlama'yla değil, anlama'nın anlamı'yla yani. Bu ayrım
zaviyesinden meseleye bakıldığında, anlama faaliyeti kaçınılmaz olarak tarihsel bir
nitelik kazanır; zira tarihin belli bir döneminde (belli bir zaman diliminde) ve belli
bir mekânda nâzil olmuş bir hitabın, evvelemirde o zaman ve o mekânda ne anlama
geldiğini bilmek zorundasınız. Bu durumda sizin nasıl anladığınız değil, ilk
muhatapların o metni o ilk zaman ve o ilk mekânda nasıl anladıkları suâlinin
cevabını bulmak daha ziyade önem kazanmaktadır. Bu suâlin cevabını aramaya
başladığınızda nereye gideceksiniz? Elbette tarihe... O halde Tefsir İlmi bir
yönüyle tarihi, tarihte olup bitenleri bilmeyi gerektirir ve tarihi, tarihsel olanı
bilmeye ilişkin çabalarla vücûd bulur. Bütün bunlara, metinde ne denildiğini ve bu
denilen şeyin nasıl anlaşıldığını bilmek için gerek vardır. Binaenaleyh Tefsir
İlmi, metinde olanı anlamak ister ve bir de bu istek doğrultusundaki çabaları...

Peki, 'Tefsîr Usûlü' böyle midir? Hayır! Tefsir Usûlü, tarihî olanla değil,
nazarî olanla ilgilenir; o, yönteme ilişkin bir sahadır, dikkatini anlam ve yorumun
kendisine çevirir, anlam ve yoruma konu olan metnin kendisine değil! Bu sebeple ben
Tefsir İlmi'nden ziyade Tefsir Usûlü'yle ilgileniyorum; anlama faaliyetinin kendisi
yerine, o faaliyetin anlamıyla meşgul oluyorum. Bu bakımdan çabalarımın usûlî ve
nazarî bir mahiyet taşıdığını ve Kur'ân'ı Anlama'nın Anlamı ifadesiyle de
meselenin bu yönüne vurgu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Tefsir Usûlü'nü Tefsir
İlmine nazaran cazip kılan ne?

Çok çeşitli çevreler, çok
çeşitli kişiler Kur'ân'ın bir kelimesiyle, bir âyetiyle, bir cümle veya pasajıyla
ilgili birtakım görüşler öne sürüyorlardı ve bu görüşler de doğal olarak
birbirleriyle çatışıyorlardı. Görüşlerini 'Kur'ân'a göre...' veya
'Kur'ân'da...' ön-ekleriyle sunan insanların sayısında dikkat çekici düzeyde
artış olmasına, hatta bu başlığı taşıyan çeşitli kitap ve makaleler
yayımlanmasına rağmen, söylenenlere baktığımda bu ön-ekleri almaması gereken
muhtevalar, kişisel kanaatler, Kur'ân'a isnadı zor olan, hatta mümkün olmayan
fikirler sıklıkla bu tür başlıklar altında arz-ı endam etmeye başlamıştı. Bu
görüşleri biraz hesaba çekip, o görüşlerin sahibi veya tekrarlayıcısı olan
insanlarla konuştuğumda, neticede söyledikleri 'Ben böyle anlıyorum' veya 'Bana göre
bu âyetin anlamı budur' demekten öte bir değer ifade etmiyordu. Esasen benim buna bir
itirazım yok! Elbette insanlar Kur'ân'dan farklı şeyler anlayabilirler ve bu
görüşlerini de pekâlâ dile getirebilirler. Ancak temel sorun, bu kişiselliğin, bu
öznelliğin hangi hakla Kur'ân'a mal edildiği sorunu! Nasıl olup da insanlar kendi
anladıkları, kendi tercih ettikleri yorumları Kur'ân'a nisbet edebiliyorlardı?
Anlamın öznelleşmesinin ve dolayısıyla çoğullaşmasının felsefî meşrûiyeti var
mı? Varsa bu meşrûiyet nereye kadar? Bizim öznelliğimizin dışında, bizim
dışımızda kendisine ulaşabileceğimiz bir anlamdan söz etmek mümkün mü? Değilse,
Kur'ân kendisine tâbi olunan bir metin olmak yerine, kendimize tâbi kıldığımız bir
metin haline gelmiyor mu?

İşte benim yaptığım, yapmaya çalıştığım şey, bir bakıma 'Bana göre...'
ifadesiyle 'Kur'ân'a göre...' ifadesi arasındaki farkı irdelemek oldu. Biz Kur'ân
hakkındaki düşüncelerimizi dile getirirken, nerede ve ne zaman (hangi sınırlar
dahilinde) 'Kur'ân'a göre...' diyebiliriz? Bu ön-eki kullanma hakkımız nereye
kadardır? Kur'ân hakkında konuşurken 'Bana göre...' deme gücünü nasıl ve nereden
elde ederiz? 'Bana göre...' demenin meşrûiyeti nedir? Bu bir otorite iddiası mıdır,
yoksa gelecek eleştirilere karşı bir savunmanın ya da bir tevazûun ifadesi midir?
Birtakım insanlar çıkıyor, Cenab-ı Allah'ın Kur'ân'da Darwin
hakkında, 'evrim teorisi' hakkında konuştuğunu söylüyorlar ve fakat kendi
seçtikleri, kendi yorumlarına tâbi kıldıkları âyetleri, Kur'ân'ın, evrim teorisi
lehinde veya aleyhindeki görüşleri gibi sunuyorlar ya da kalkıp muhtemelen el
kitaplarından öğrendikleri 'kuantum fiziği' hakkındaki bilgileriyle Kur'ân'da
atom-altı parçacıklarına işaret edildiğini, meselâ zerre sözcüğünün atom
anlamına geldiğini, vs. iddia ediyorlar. Kur'ân-ı Kerîm bu konularda konuşmayan bir
metin olsa bile bunun bir anlamı yok; zira Kur'ân'ı okuyan özneler onu bu konularda da
konuşturmaktan geri kalmıyorlar. Şarlatanlık haline gelen bu tür müdahalelerin
önüne nasıl geçilebilir? Bizatihî yorumcunun yorumlarıyla metinde kastedilen murad
(kasd-ı mütekellim) birbirinden nasıl ayırdedilebilir? İşte Tefsir İlmi'nden
ziyade, Tefsir Usûlü'nü önemsememin nedeni, bu tür sorunlar muvacehesinde ortaya
çıkan karmaşadan başka bir şey değildi!

Öyleyse, bizim Kur'ân'da
yazılanlarla ilgili ikinci el bilgilerimiz kuşkulu. Yorumcunun kişisel tercihleri ya da
zaaflarından kaynaklanan, hatta bazen birbirine ters düşen anlamlarla Kur'ân metninin
gerçek anlamı yitiriliyor, sizin deyimizle 'anlam buharlaşıyor'!

Evet, metindeki anlam
(murad-ı ilahî) kelimenin tam anlamıyla buharlaşıyor, yitiyor. önce çoğalıyor,
çoğaldıkça şeffaflaşıyor, hafifliyor, gaz haline geliyor ve yok olup gidiyor;
dolayısıyla artık konuşan Kur'ân olmuyor, Kur'ân'ı okuyan/yorumlayan kimseler
oluyor, hatta bir süre sonra 'Kur'ân'a göre...' ön-eki, 'Bana göre...' ön-ekinin bir
kılıfı halini alıyor. Peki Kur'ân'ı yorumlayan özne bu denli öne çıktığında,
bu denli tayin edici hale geldiğinde Kur'ân'ın gerçek anlamı ne oluyor? İşte
buharlaştığını söylediğim şey, o 'gerçek anlam'. O halde biz bu buharlaşmanın
önüne nasıl geçebiliriz, bu tür müdahaleleri nasıl hesaba çekebiliriz ve hepsinden
de önemlisi Kur'ân metninde kastedilen anlamı -Kudemâ'nın tabiriyle murad-ı
ilahî'yi- nasıl tesbit edebiliriz? Üzerine gidilmesi gereken esas mesele işte bu!
Kur'ân metninde bizâtihi kastolunan mânânın, yani murad-ı ilahî'nin nasıl
anlaşılabileceği ve bu murad-ı ilahî'yi tesbit etmenin koşulları, ilkeleri... 'Kur'ân'ı
Anlama'nın Anlamı' ve 'Anlam'ın Buharlaşması ve Kur'ân',
işte bu sorunlarla uğraşmayı kendisine konu edinmiş iki kitap.

Sizin meâllerle ilgili de
eleştirileriniz var. Bir makalenizde bu meâllerin adlarını -belki de sadece bir
kısmını- 'Yorumsuz' başlığıyla yayımlamıştınız. Çoğunun ticarî kaygılarla
hazırlandığı anlaşılan bu meâller karşısında sizce genel okurun tutumu nasıl
olmalı?

Kur'ân'ı anlamak bir
problem, Kur'ân çevirilerini anlamak başka bir problem. Bu iki meseleyi birbirine
karıştırmamak ve şayet karıştırılmışsa bunları özenle birbirinden ayırmak
gerekir. Bilhassa bizim ülkemizde Kur'ân'ı anlamakla Kur'ân çevirilerini anlamak;
Kur'ân hakkında konuşmakla Kur'ân çevirileri hakkında konuşmak özdeşleştirilmiş
durumda... Bir kimse, 'Kur'ân'da Allah diyor ki...' derken, aslında 'herhangi bir
şahıs tarafından yapılan herhangi bir Kur'ân tercümesinde Allah Teâlâ'nın şöyle
dediği (!) -tercüme sûretiyle- naklediliyor' demiş oluyor. Oysa sözü edilen metin
(cümle ya da pasaj) bir Kur'ân çevirisi sonuçta. Herhangi birinin oturup o metni
Türkçe'ye çevirdiğini, dolayısıyla o çevirinin kalitesinin, düzeyinin,
sağlamlığının her zaman tartışmaya açık olduğunu iyi anlamak gerek. Kur'ân
çevirilerini Kur'ân'ın kendisiyle özdeş hale getirmemek gerek.

Bu husûsa işaret ettikten sonra çevirilerin çoğalması meselesine temas edebilirim
sanıyorum. Sözgelimi Elmalılı Hamdi Yazır tefsirini 12 senede
tamamladığı halde, 'Ben bu esere yeteri kadar zaman ayıramadım, aslında bu iş için
en az 25-30 sene gerekliydi' diyor. Oysa piyasada bulunan Kur'ân çevirileri içinde
-çeviri sahiplerinin kendi ifadelerini dikkate alarak söylüyorum- üç yıldan ziyade
emek harcanmış kaç çeviri vardır? Bunların çoğu, azamî bir-iki yılda
hazırlanmış ve kopyalama yöntemiyle çoğaltılmış kitaplardır. Ben birkaç ayda
hazırlanan çeviriler de biliyorum. Ciddiyetin olmadığı, ciddi mütercimlerin
bulunmadığı bir yerde ciddi tercümeler olabilir mi? Olmaz! İkincisi, kendi anadilini
bile gereği gibi öğrenememiş insanlar, başka bir dilden çeviri yapabilirler mi?
Üçüncüsü, dil ile kültür arasındaki bağıntıyı anlamamış, kavramamış
kimselerin, değil Kur'ân'ı, herhangibir gazete yazısını dahi sağlıklı olarak
çevirmeleri mümkün müdür? İslâm düşünce tarihi içerisinde oluşmuş fıkhî,
felsefî ve kelamî disiplinlerin terim ve kavramlarını, o disiplinlerden çok daha
önce ortaya çıkmış bir metnin kelime hazinesini karşılamak üzere
kullandıklarının farkında bile değil bu insanlar... Meselâ deyimler... Türkçe
Kur'ân mütercimlerinin en ziyade başarısız oldukları alan, kanaatimce deyimler
alanıdır. Kurdukları garip cümlelerle âyetlerdeki mânâlarını aktardıklarını
sanmış olmaları ise başka bir garabet! Aceleciliklerini, yetersizliklerini, her iki
dile de hâkim olamamalarını bir yana bırakalım, Kur'ân'ın dili ve muhtevası
konusunda ciddi, derinlikli hiç bir çalışma da yapılmamıştır. Sözgelimi İsrâ
Sûresi'nin 13. âyetinin şu çevirilerini hem Türkçeleri,
hem de mânâları açısında ele alalım:

-'Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır.' (Elmalılı Hamdi
Yazır)
-'Her insanın kuşunu (amelini) boynuna astık.' (Ahmed Davutoğlu)
-'Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık.' (Süleyman Ateş)
-'Her insanın uğursuzluk kuşunu boynuna takmışızdır.' (Yaşar Nuri öztürk)

Şimdi sizce bu cümlelerin bir anlamı var mıdır? Türkçe'de 'amel kuşu',
'uğursuzluk kuşu' gibi garip kuş türleri bulunmakta mıdır? Türkçe konuşulan
memleketlerde bu cins kuşlar yaşar mı? Anlamsız bir cümle elde ettikleri halde,
mütercimler bu anlamsızlığın farkında mıdırlar? Kısaca mütercimler (Elmalılı
müstesna, zira onun çevirisi bir tefsir içerisinde yer almaktadır) 'tâir' kelimesinin
Kur'ân'da çokça kullanılan bir deyim olabileceğini düşünmemişler, bu kelimenin
'nasip, pay, kısmet' (hazz), 'elzenna' fiilinin de 'takdir etmek, tayin etmek' gibi
anlamlara geldiğininin farkına dahî varamamışlardır. Kezâ şu misâller için de
aynı şeyi söyleyebiliriz:

-'Giydiklerini temiz tut!' (Hüseyin Atay-Yaşar Kutluay)
-'Elbiseni de temizle!' (Ali Bulaç)
-'Elbiseni (pislikten) temizle!' (Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy)
-'Temizle giysini!' (Yaşar Nuri öztürk)

Burada, 've siyabeke fetahhir' ifadesi, fakihlerin namazın rükûnlarından saydığı
'taharet' kavramıyla birlikte düşünülmüş ve hal böyle olunca da Hz.
Peygamber'in nefsini arındırmasına yönelik uyarı bütün anlamını
yitirmiştir. Ayrıca belirtilen ifadenin bir deyim olduğu da gözden
kaçırılmıştır. Müfessir ve mütercimler bu hataları bir tercih sonucunda yapmış
değiller tabiî ki... Aceleyle ve ciddi bir emek sarfetmeksizin, kendilerinden önce
hazırlanan meâlleri örnek almışlardır.

Bu örnekleri duyunca, bizlerin Kur'ân'a bizzat mutahap olup olmadığımız meselesi
gerçekten de tartışılır bir hal alıyor. Bu durumda farklı bir muhatab düzeyine
geçmiş (belki de 'inmiş') mi oluyoruz? Nitekim gerek 'Kur'ân'ı Anlama'nın Anlamı'
adlı eserinizde, gerekse 'Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre Anlam'ın Tarihi'
eserinizde farklı muhatab türlerini ele alıyorsunuz. Muhatabları bu şekilde farklı
kategorilere ayırmak gerekli miydi?

Kur'ân'a muhatap olan insanların farklı düzeylerde bulundukları nazar-ı itibara
alınmadığı sürece, Kur'ân'ı anlama çabalarının içerisinde bulunduğu
karmaşanın sağlıklı bir tahlili yapılamaz kanaatindeyim. Çünkü Kur'ân'a muhatab
olan insanların hepsi aynı tarihsel düzlemde bulunmuyorlar. Farklı tarihsel
bağlamlarda bulunan okurun, anlamaya çalıştığı bir metni, o metnin tabiî
bağlamını dikkate almadıkça sağlıklı olarak anlaması mümkün olmaz, olamaz.
Nitekim bugün Kur'ân'ın birçok âyetinin bırakın ne demek istediğinin
anlaşılması, ne dediğinin bile anlaşılamadığı reddedilemez bir vâkıadır.
Sebebi de okurun kendi öznel bağlamıyla muhatab olduğu metnin tabiî bağlamını
birbirinden ayırdedebilme beceresini gösterememiş olmasıdır. Abduh'un tabiriyle,
modern okur Kur'ân'ı kendisine nâzil oluyormuş gibi okumaya/anlamaya çalışıyor.
Ancak bu arada şu noktayı gözden kaçırıyor: Kur'ân kendisine nazil olmuyor, o
sadece böyleymiş gibi farzediyor. Faraziyelere istinaden gerçekleştirilen okuma,
romantik bir okumadır, çağırışımlarla hareket eder. Oysa modern okurun Kur'ân
okumalarından beklediği şey, çağrıştırıcı değil bilgilendirici, etkileyici
değil öğretici bir netice elde etmektir. Tıpkı şiir gibi... Şiir
çağrıştırıcıdır, etkileyicidir, duygulanımlara yol açar ve fakat bu şiirî
anlam'ı hukukî bir yargıya dönüştüremezsiniz. Bu nedenle okurun haddini
(sınırını) gözden geçirmesi ve yerini tayin etmesi, metni anlamanın ön-koşuludur.

Bu sınırları tayin etmek amacıyla ben Kur'ân'ın tarihsel düzlemde üç farklı
muhatab türü olduğunu söylüyorum: Birincisi: ilk ve doğrudan muhatablar. Bunlar,
Kur'ân'ın nâzil olduğu dönemde yaşamış, Kur'ân'ı inkâr eden veya Kur'ân'a iman
eden kimseler... Bu muhatab türünü, kabaca hicrî I. yüzyılla
sınırlandırıyorum. İkinci muhatab türü: Kur'ân'ın dolaylı muhatabları. Bunlar
da hicrî II. yüzyıldan XVIII. yüzyıla (modernleşme
dönemine) kadar süren zaman içerisinde yaşamış kimselerin tamamı. Üçüncü
muhatab türü ise: Kur'ân'ın modern muhatabları. Biz bu tasnife göre üçüncü
muhatab türüne dahil oluyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken, vurgulanması gereken
şey şudur: Kur'ân'ın ilk ve doğrudan muhatabları, Kur'ân'ın aslına muhatab
idiler... Vahiy Hz. Peygamber'e nâzil oluyordu, onlar da vahyi Hz.
Peygamber'den dinliyorlar ve anladıkları; doğrudan muhatab oldukları metne
iman ediyorlar ya da onu inkâr ediyorlardı. Doğrudan metne soru sorma, itiraz etme
şansına sahiplerdi; zira metinle müşterek bir şimdi içinde idiler ve aynı tabiî
bağlamı paylaşıyorlardı. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde 'Sana şunu (msl.
Ruh'u) soruyorlar' şeklinde suâller vardır. Kim soruyor bu suâlleri? Elbette
Kur'ân'ın ilk muhatabları soruyorlar. Çünkü bu kimseler Kur'ân'a, Hz.
Peygamber'le eş zamanlı olarak (aynı şimdi içerisinde) muhatab oluyorlardı
ve metne suâl sorma, itiraz etme, anlamadıkları durumlarda daha fazla açıklama isteme
imkânına sahiptiler.

İkinci muhatab türünü dolaylı muhatablar olarak isimlendiriyorum. Dolaylı, çünkü
mezhepler oluşmuş, siyasî, fikrî, ictimaî tahavvülât meydana gelmiş, kısaca
metinle okur arasındaki mesafe zamanla açılmaya başlamıştır; yani artık metinle
muhatab arasına tarih girmiştir. Bu sebeplere binaen tefsirler yazılmaya başlamış,
âyetlerin ne anlama geldiğini ve metinde kastedileni ortaya çıkarmak amacıyla
birtakım ilimler geliştirilmiş, kitaplar yazılmış, yöntemler vaz'edilmiştir.
Dolaylı muhatablar doğrudan ve ilk muhatablar gibi Kur'ân'a, Kur'ân'ın kendisine
değil, daha ziyade Kur'ân tefsirlerine muhatab olmaya başladılar; yani herhangibir
âyetin kendisine doğrudan muhatab olmak yerine, o âyetin farklı müfessirler veya
farklı mezhep âlimleri tarafından verilmiş anlamlarıyla yüzyüze geldiler. Dolaylı
muhatabların bu tür bir anlama çabası içine girmesi, tabiatıyla müslümanların
birtakım ilim dalları inşâ etmelerine yol açtı. Böylelikle müslümanlar
Kur'ân'daki muradı (murad-ı ilahî'yi) anlamak için çeşitli ilimler meydana
getirdiler. Arap diliyle (sarf ve nahivle), kıraatle, fıkıhla,fıkıh usûlüyle,
sîret malzemesiyle, hadislerle, rivayetlerle ilgili ne gerekiyorsa, Kur'ân'ı ilk nazil
olduğu gibi anlamayı mümkün kılacak ne kadar bilgi varsa, bunları derlemeye ve bu
bilgilerden istifade etme yollarını inşâ etmeye çabaladılar. İşte müslümanlar
XVIII. ve XIX. yüzyıllara gelene kadar bu ilimler muvacehesinde Kur'ân'a yaklaştılar.
Ancak bu metinler doğrudan halk için yazılmıyordu. Bilakis bu metinler belli bir
ilimler hiyararşisi (farklı bilgi düzeyleri) hesaba katılarak kaleme alındığından
bunlar ya bu işle üst düzeyde uğraşan âlimler tarafından ya da ilim yolunda
ilerleyen talebeler tarafından okunuyor, anlaşılıyordu. Halkın bu tür metinlere
muhatab olma şansı yoktu, onlar sözlü geleneğin formları içerisinde (camilerde
vaazlar, sohbetler dinlemek, kendi seviyelerine uygun ilim meclislerine katılmak yoluyla)
bilgi ediniyorlar, halkın bilgi ihtiyacı farklı kurumlarca karşılanıyordu.

Üçüncü muhatab türü olan modern muhatablara gelince, modernleşme dönemiyle
birlikte vaziyet tamamen başbaşka bir hal almaya başladı. Artık insanlar doğrudan
Kur'ân'ın veya tefsirlerin değil, çevirilerin muhatabı oldular. Artık Kur'ân'ı
anlama çabalarının bazı ilimlerin sahibi olmayı gereksiz hale getireceği
düşünüldü. Nitekim o dönemin en yaygın tabiriyle, gaye, 'halkın anlayabileceği
bir lisanla ve hurafâttan âri (arındırılmış) bir tercüme/tefsir' meydana
getirmekti. Dikkat edileceği üzere burada iki husûsun altı çizilmektedir. (a)
'halkın anlayabileceği bir lisanla yazmak', (b) 'dini hurafelerden arındırılmış bir
hale getirmek'. Halkın anlayabileceği lisan, ulus dillerinin önem kazanmasıyla,
İslâm dünyasının Arapça'yı ilim dili olarak kabul ettiği imparatorluk yıllardan
farklı olarak her müslüman ulusun kendi dilini öne çıkarmasıyla birlikte önem
kazandı. Ulus-devletlerin kurulması süresince o ulusların dilleriyle Kur'ân'ı
anlamaktan sözedilmeye başlandı. Çünkü halkın anlayabileceği dil ifadesiyle sadece
felsefî olmayan, çetrefil olmayan bir dil değil, aynı zamanda Arapça olmayan diller
(ana dili) kastediliyordu. Halk kendi ana dilini anlayabilirdi; dolayısıyla biri
çıkıp halkın anlayabileceği dille Kur'ân'ı tercüme ettiğini ya da Kur'ân'ı
anlattığını söylediğinde, Arapça olarak değil, o ulusun dilinde anlattığını
söylemek istiyordu.

İşte bütün İslam âleminin müşterek ilim dilinin (Kur'ân dilinin, Arapça'nın)
terkedilip, müslüman kavimler küçük ulus-devletlere dönüşünce, her ulusun kendi
dilinde Kur'ân'ı anlaması gerektiği iddiaları siyasî ve ictimaî karşılıklarını
bulmuş oldular. Hurafelerden âri kılmak tabiri de bu bağlamda çok önemlidir. Bu
tabir, 'geleneksel İslamî kabul ve tasavvurâtın tasfiyesi' mânâsında
kullanılmış; yani Kur'ân'ı anlama çabalarının modern öncüleri, modern Kur'ân
tasavvurunu cazip hale getirip Kur'ân'ın tebligatını geleneksel tasavvurâttan
arındırmayı hedeflemişler ve bir sonra da bu hedeflerini gerçekleştirmişlerdir.
Şimdi günümüz müslümanlarının çoğunun -ne yazık ki- hurafelerden(!)
arındırılmış bir Kur'ân anlayışına sahip oldukları bir vâkıadır.
|